Wednesday, September 30, 2009

R.




“Düzgün ve huzurlu sıradanlıkla karanlık cazibe arasındaki seçimde,
arzunun peşinden giden kadın bir daha huzur bulamayacaktır.”
~ Bülent SOMAY

Sahilde tek başına yürürken, kenarda oturup kendine denizi attığı taşlarla kırmaya çabalarmış görüntüsü veren birini gördü kız. Zaten her şey görüntüden ibaretti.
“Neden sadece mavi olanları atıyorsun?” diye sordu
“Sorunu anlayamadım.” yanıtını aldı.
“Ne kadar zamandır buradasın diye sordum.”
“İllüzyonun rengi mavidir de, o yüzden.”
“Peki, hiç birinin ya da bir şeyin canını acıtıyor olabileceğin aklına geldi mi?”
“Bilemiyorum ben bir şeyleri kavramakta zorlanırım ama çok da fazla olmadı diye düşünüyorum.”
“Garip konuştuğunuzun farkında değilsiniz sanırım, alışkın değilim bu tavırlara. Böyle bir durumda hiç karşılaşmamış olmak dilenir ve o şekilde de davranılır değil mi?”
“Tabi ki, o kadar kaba insanlar değiliz bizler sonuçta. Yine de, demeden duramıyor insan, bu iyi gelir, renk iyidir anlayacağın. Mavi hariç.”
Ses kesilince dönüp gitme ihtiyacı duydu kız. Hâlbuki o; kendisinin de o ‘programlanmamış’lardan olduğunu düşünerek rahatlıyordu. Ama hepimiz istediğimiz kişi olmadığımız –ve eğer şanslıysak, asla olamayacağımızı anladığımız bir ‘dürtülme/ayılma’ anı yaşayacağız er geç. “Yine de, demeden duramıyor insan, uğraşmalı değil mi? Boşa kürek çekmekte üstüme yoktur.” diye düşündü ve sessizce eve girdi.
Bugün Pazar, bugünün güzel bir gün olması gerekli. Emin olmak zor gerçi, insanın içinde tekinsiz bir hava uyandırmıyor değil Pazar günleri. Hayatın gidişatının ‘yüksek güçler’ tarafından formülizasyon edilişini düşündüğümüzde (En kötü şey başa en mutluyken gelir.) başa kötü iş gelme olasılığının en fazla olduğu gün de Pazar olmalı öyleyse. Dikkat etmeli.
Geniş salonu boylu boyunca geçip gördüğü ilk masaya oturdu kahvaltı için. Erken mi kalkmıştı yine? Zamanı kavramakta pek iyi değildi; hiç uyumamış bile olabilirdi, etrafta kimse yoktu çünkü. “Törenler, törenler, iyi dilekler, nezaket gösterileri, ölümcül sessizlik ve yine törenler. Aptalca. Uğraşmamak en iyisi sanırım.” diye düşünerek yine dışarı çıkmaya karar verdi. Terliklerini giymeliydi, evet de terlikleri koyduğu yerde değildi. Ve hiç uyumamış olma olasılığı bile varken ne olmuş olabilirdi terliklerine? İşin garibi terlikleri ‘alanın’, yerine bir başkasını koymuş olmasıydı. Kız kafasında olayları nesnel akışına uydurmaya çabalarken bahçenin çıkışa yakın ucunda parlayan bir şey gördü. Nesnel akışa göre bu daha yeni sulanmış bahçedeki çimlerin de bir oyunu olabilirdi, gözlerinin de. Ama kesin olan şey orada duran mavimsi parıltıydı. ‘Yeni’ terliklerini giydi ve iki ihtimali tek ve mantıklıya indirmek amaçlı parıltıya doğru yürüdü. Aradaki mesafe garip bir şekilde kapanmıyordu. Kız yürüdüğüne (‘yer değiştirdiğime’ diye düzeltti kendini) emindi, parıltı mı ilerliyordu yani? Bir süre daha takip etti kız parıltıyı, o ise sahile doğru ilerliyordu. Dün gördüğü kişinin oturduğu yerden 2-3 metre uzağa konup kayboldu parıltı. Gerçekten de boşa kürek çekmekte üstüne yoktu kızın, bir hiç için bu kadar yolu tepmişti. Umursamayacağını düşünüyordu, o programlanmamıştı ama işler bu sefer istediği gibi gitmiyordu.
Akış gittikçe rayından çıkıyordu. Kız her sabah uyandığında –ya da hiç uyumadığında- kapısında yeni bir çift terlik buluyordu (eskileri yok oluyordu çünkü) ve o parıltı onu sahile ve her seferinde biraz daha uzağa çekip bir anda yok oluyordu. Kızın kafası gittikçe daha da karışıyor ama dalga geçerler diye de kimseye anlatamıyordu. Bu durum 6 gün kadar sürdükten sonra bir süre ‘kimse‘ uğramadı. Kız bir yandan mutlu olmuştu bu duruma, bunun garip bir şaka olduğu aşikârdı ama diğer yandan parıltıyı açıklayamadığı için de sürekli bu olayı düşünüyordu. En sinir olduğu kısım da buydu kızın; düşünmek istemediği şeyler günlerce kafasını kurcalardı. Böyle durumlarda içinden etrafı kırıp dökmek, zarar vermek (herhangi birine ya da bir şeye olabilir, önemli değil), acısını somutlaştırmak geliyordu ama biliyordu ki bunu beceremezdi, ne de olsa kaba bir insan değildi. İnsan sadece kendine karşı kaba olabilirdi, buna izin olsa da bu sefer de durum dışarıdan garip görüneceği yapamazdı bunu. İnsanlar ve ikiyüzlülükleri.
Aradan bir ay geçmişti en son sahile gidişinden bu yana. Bir daha gitmeli miydi? Bir daha kat etse aynı mesafeyi ne bulurdu karşısında? Günlerdir kafasında olabilecek senaryoları döndürüyordu, anlamanın yollarından biri tabi ki gidip bakmak ama bu alışkanlık durumu onu korkutmuyor değildi. Ucunda tekinsiz bir şey olduğu hissede hissede yine de sahile gitmek? Gerçekten de alışkanlık halini almıştı bu durum. Gerçi yapacak başka da bir şey kalmamıştı. Ertesi sabah gidecekti sahile.
Dışarıdan gelen garip gürültülerle kaldırdı kafasını yastıktan. Saat 9’u 7 geçiyordu; dışarıya çıkıp her sabah parıltıyı takip etmeye başladığı saat. Uyuyakalmış olmak kadar nefret ettiği şey yoktu kızın. Sebebini anlayamadığı bir biçimde gergindi üstelik. Üzerine bir şey geçirmeden, yataktan kalktığı gibi yola koyuldu. Uyku sersemi bir halde sabahları parıltıyla kat ettikleri yolu hatırlamaya çalışıyordu. Sonunda sahile ulaştığında parıltının son kaybolduğu yerde, ilk sahile geldiğinde karşılaştığı kişiyi gördü. Etrafına bakındı bir süre, garip görüntüsü olan birini bekliyordu açıkçası içten içe. Böyle bir garipliği ancak garip görünüşlü biri yapardı ne de olsa. Saati 9’u 14 geçiyordu, “Bir dakikam daha var.” diye düşündü. Yapılacak bir şey yoktu, az sonra yapacakları konuşmanın saçma içeriğine hazırlayarak kendini deniz kenarında oturan kişinin yanına oturdu. İlk gördüğü zamanki gibi dostça bir tavır takınacağını düşünmüştü kişinin ama bakışları düşmancaydı. Önce aldırmadı kız, selam verdi ama karşısındakinin –ses tonuna kadar- neyi varsa kızı yanında istemediğini açık bir şekilde söylüyordu. Kız selamına karşılık olarak
“Niye buradasın?” sorusunu aldı.
“Asıl sen niye bu şekilde davranıyorsun?” dedi kız.
“Seninle konuşmak gibi bir niyetim yoktu aslında sen buraya gelene kadar. Ama acıyorum sana, çaresizliğine, her şeyini bir salak gibi riske atabilmene. Bu alana geçmek cesaret ister aslında, şaşırdım bunu başarabilmene Oysa ilk karşılaşmamızda dönüp gitmen bana çabuk pes edeceğini düşündürmüştü.”
“Denendiğime inanamıyorum…”
“Bu şekilde davranmamın sebepleri var tabi ki ama açıklasam da tatmin olmayacağını biliyorum. Beni değişmeye zorlayacak, değiştirmeye çalışacaksın. Ve benim elimdekinden başka verecek başka cevabım yok ne yazık ki.”
“Geleceği bu kadar net gördüğünü düşünmene sebep olan şey ne bilemiyorum pek. Ama takmayacağım kafama –tabi ki takacağım- çünkü buraya senin için gelmedim.”
“Denedim seni, dedim ya, şaşırttın beni. Sözümü dinleyip dinlemediğini görmek istedim. O kadar körleşmiştin ki (bu parıltının bu kadar etkili olduğunu da ilk defa görüyorum, itiraf etmeliyim) en temel uyarımı göz ardı ettin, hatta o uyarıyı senin için yaptığımı bile unuttun. Mavi kötüdür demiştim. İllüzyonun rengidir demiştim. En baştan bunun bir yanılsama olduğunu bildiğin halde –söylediğim halde- kendini kaptırdın.”
Kızın duyduklarına inanamayan bir hali vardı. Karşısında donup kalmıştı kişinin. Kişi ise hala “Ne garip?” diye düşünüyordu. “Nasıl olur da önceden söylediğim halde işler bu hale geliyor? Gerçekten de komik… Sıradan aslında.”
Kız koşarak uzaklaşırken ayağa kalktı, ceketini giydi; hava soğuyordu gittikçe. Bu gidişle eve yine geç kalacaktı. Ellerini cebine sokup yavaşça yürümeye başladı eve doğru. Yine de, diye düşünmeden edemiyordu insan, üzücüydü kızın hali. Ne de olsa kaba bir insan değildi. Yani, bu onun küçük eğlencesiydi, kim kabalıktan sayabilirdi ki bunu? Şu ana kadar parıltının peşinden gelmeyen olmamıştı. Akıllarına girmek bu kadar kolaydı işte. Köşeyi dönüyordu bu düşünceler içerisinde ki sokakta duran bir arabanın üzerinde sigara içen yaşlı bir tırtılla karşılaştı.
“Niye buradasın?” sorusuyla karşılaştı. Kişi, açıkçası bilmiyordu, pek de düşünmemişti, yanlış yoldaydı çünkü evine giden yoldan bayağı bir sapmıştı düşüncelere daldığında.
“Asıl sen niye bu şekilde davranıyorsun?” diye sordu.
“Ben böyleyim. Peki, sen aynı şeyi kendin için söyleyebilir misin?”
Umursamadı –tabi ki umursuyordu- ve yoluna devam etti. Mükemmel zamanlama! Şimdi de gökyüzünde bulut olmamasına rağmen yağmur yağmaya başladı. Artık evi unutmuştu, tek düşündüğü saçlarıydı. Koşmaya başladı, bulduğu en yakın kafeye oturdu ve bir fincan tarçınlı çay söyledi. Tam ceketini kuruması için çıkarıyordu ki arkalarda bir masada kızı gördü. Kimseyle konuşmak gibi bir niyeti yoktu, hele de onla, canını sıkamazdı. O yüzden hemen kafasını çevirdi, kız onu görmemeliydi. Neden böyle garip anlarda garip insanlarla karşılaşılırdı ki zaten. Tarçınlı çayını yudumlamaya devam etti. Bir yandan da düşünüyordu, kız mutlaka konuşmaya, sorular sormaya gelecekti –hep öyle olurdu- bu yüzden az sonra yapacakları konuşmanın saçma içeriğine hazırladı kendini. Ama kız gelmedi. Kişi, duvarda ne aradığını bilmediği bir aynadan kızı gözetliyordu; kız gözlerini önündeki fincana dikmiş, öylece oturuyordu, oysa kişi emindi geleceğinden. Kız yine de gelmedi. Neden böyle davrandığını çözemedi, sürekli aynadan takip ediyordu onu, kızsa gözlerini milim kaçırmıyordu fincanından, kimsenin farkında değildi. Bir an için… Bir an için, içinde gidip kızla konuşma isteği uyandı kişinin, ama tutmalıydı kendini, gidip konuşamazdı –hele de aralarında böyle şeyler yaşandıktan sonra- kurala aykırıydı bu. Neyse, konuşmadı sonuç olarak. Kişi aynadan kıza bakmaya devam ediyordu, dalıp gitmişti düşüncelerine ki göz göze geldiler. Kız hiç tepki vermedi, sanki tanımıyordu kişiyi ya da görmüyordu, emin değildi. “Belki de yeni görmüştür beni, şimdi gelecektir konuşmaya.” diye düşündü. Kız yine de gelmedi; tanıdığına dair, yaşananlara dair bir tepki bile vermiyordu. Kişi, daha fazla dayanamayacaktı bu duruma, bir süre daha kalsa gidip konuşacaktı çünkü kızla; bu yüzden ceketini kaptığı gibi hızlıca çıktı dükkândan. Acaba ne tepki vermişti kız bu çıkışa –ya da tepki vermiş miydi? Caddenin karşısından dükkânın içini göremiyordu. Hem artık vazgeçmeliydi, eve gitmek zorundaydı (neredeyse iki ay olmuştu uğramayalı) ve özünde bunların hiç birini umursamıyordu –umursadığını söylemeye gerek var mı ki- elleri cebinde, bu sefer şaşırmamak için düşüncelere dalmamaya çalışarak eve yöneldi.
Yürümek iyi gelmişti, aklı artık daha net, daha rahat, daha olması gerektiği gibiydi; hatta bir şarkı bile söylemişti yolda. Anahtarı kilide soktu, anahtarı da kilidi de hissetmek değişik geldi ona. İçeri girdikten sonra kapıyı arkasından kapadı. Işıkları yaktı. Salon… Salonun yerleri rengârenk ve çeşit çeşit terlikle doluydu. Gözlerine inanamıyordu, kim getirmişti bunları?
Başı çatlayacak gibiydi uyandığında. Terliklerse hala salonun ortasında, dün akşamı hatırlatırcasına duruyorlardı. Artık eskisi kadar umursamıyordu galiba. Büyükçe bir sepet buldu, bütün terlikleri özenli bir şekilde toplamaya başladı, sonra, o kadar da özenmemeye başladı, canı sıkılıyordu çünkü. Bütün terlikler toplandığında sıra onları yakmaya geldi. Büyükçe bir odun parçasının ucunu benzinle ıslattıktan sonra ateşe verdi odunu, sonra da terlikleri tutuşturdu. Ateşin güzel bir parlaklığı, göz alıcı bir kırmızısı vardı, ısıtıyordu. Yavaş yavaş hafızası da silinmeye başlamıştı yok olan terliklerle beraber. İçine bir mutluluk yayılıyordu kişinin, geçmişin acılarından ve sorumluluklarından kurtulmak kadar hafifletici şey yoktu. Ateş gitgide zayıflayıp en sonunda geriye küller kalana kadar izledi ateşi. Tam o sırada kapının çalındığını duydu.
Kapıyı çalıyordu kız ama açmıyordu kişi. İçeriden yanık kokusu geldiğinden, endişelenmişti de. Gerçi sorup soruşturarak evini bulmak ve onunla konuşmaya gelmek fikri nereden çıktıysa… En sonunda kapı açıldı, kişi ise karşısında kendini garip bakışlarla süzüyordu.
“Buyurun? Birine mi bakmıştınız?” Kız şaşırmıştı.
“Nasıl yani?” diyebildi sadece.
“Kim olduğunuzu bilmiyorum, burada benden başka da kimse yaşamıyor. Biriyle karıştırmış olmayasınız?”
“Bu numara hiç de hoş değil, lütfen. Buraya konuşmaya geldim. Bu akşam yaptıklarım –daha doğrusu yapmadıklarım- konusunda üzgünüm gerçekten. Gelip konuşmalıydım sizle, ama korkaklığıma verin, yapamadım o an. Çünkü dalga geçerdiniz, yere çarpardınız ağzımdan çıkan her kelimeyi; “Ben demiştim.” demekten kendinizi alamazdınız, sorumluluk bendeydi, en başından beri hatta. Ve sanırım konuşmanın ortasında dönüp gitmek âdetim olmuş…”
“Affedersiniz ama ben gerçekten ne hakkında konuştuğumuzu bilmiyorum. Eğer dün akşam bana herhangi bir şekilde kabalık yapmışsanız da önemli değil, affediyorum sizi. Zaten dediğim gibi, hatırlamıyorum.”
“Daha ne kadar devam ettireceksiniz bu yalanı suratıma karşı? Neyse, şu anda daha fazla konuşmanın anlamı yok sanırım; ısrarcısınız çünkü. Ama bilin ki bir gün aynı parıltı peşine sizi de düşürecek. İşte o zaman; mavi sizi de kandırmış olacak.”
Ve arkasını döndü. Kişi ağladığını görsün istemiyordu. “Yine de, demeden duramıyor insan, uğraşmalı değil mi?”
Kişi ise hala anlamayan gözlerle daha önce hayatında görmediği bu kızın çaresizliğine bakıyordu. “Yine de, demeden duramıyor insan, kaba insanlar değiliz.”


~Temmuz/Ağustos ’09 sıcakları