Wednesday, August 13, 2008

M.

"No joy would flicker in her eyes,
Broodring sadness, came to arouse."

~Opeth, Face of Melinda


Bedenmle beraber evin yolunu tuttuk. Hava serin ve nemli ,hafif bir sis tabakası var denizin üzerinde, boğucu; Tanrının ağladığı sabahlara benziyor. Bedenime ayaklarını yıkamamasını emrettim, kirlenmekten korkmamayı öğretmetye çalışıyorum ona. Çünkü yaşadığımız dünyanın yegane gerçeği varsa o da onu kirlettiğimizden dolayı bizden öç aldığıdır. Göze göz dişe diş... Bu anlamda bir daha doğayı takdiretmemek elde değil, şu anda ben bunun işkencesini çekiyorum ziyadesiyle. Katmanlarım da onun yüzünden var, beynimin yaşadığı karmaşa ve beraberinde gelen acı da onun eseri. Allah kimseyi mental işkenceyle terbiye etmesin demiş atalarımız. İyi de etmişler.


'Seni istiyorum, sana ihtiyacım var ve eninde sonunda sahip olacağım.'. Her şeyin ve herkesin bana tapmasını istemek çok bir şey olmasa gerek. Karşımdaki kadının kollarında uyuyan küçük kızın kirpiklerinden dökülen yıldızlar kadar masum ve içten bu isteğim. Huzur ve tatmin... Bir demetkasım çiçeği belki de. Kadınla iletişim kurmaya çalışıyorum günlerdir. Kabul etmek istemiyorum onun da diğerleri gibi olduğunu -bencil ve umursamaz- ya da olması ihtimalini. Yüzlerinde sıcaklığı, beraberliklerinde huzuru görüyorum, duyumsayamıyorum ama gözlemleyebiliyorum, anlayabiliyorum. Bir çuval dolusu gözyaşıma karşılık bana huzurlarını satarlar mı acaba? (kendime not: Bunu araştır derhal!)


Susuzluktan ölmek üzereyim, vücudumda böcekler geziniyor, sanırım sonunda ortak bir karara varıp beni kemirmeye başladılar. Sadece yanlış bedene geldiklerinin farkında değiller. Açılan her delikten kanla beraber irin ve umutsuzluk fışkırmakta. Yakında bütün böcekler benim gibi olacaklar. Benim gibi olmaya katlanamayacakları için de intihar edecekler sonunda. 'Ben'olmaya katlanabile/n/cek tek kişi benim. Böceklerim ve ben fırın tepsisinden bozma kızağımızla terk ediyoruz burayı, sonsuza dek! Zaten çıktığımız yolda önce böcekleri tarafından yenen ben, kişilik zehirlenmesinden de böcekleirm ölecek; bir ebediyet gezisi olacak bizimkisi.



bilememelerdindorukları

L.(out of subject)

Bu yazıyı seriden çıkarmaya karar verdim. Benim monoloğum olarak kalsın bu. Hem benim Victor Shklovsky'den L. neyim eksikmiş, bir adet 19. mektup olsun...
bugün nedense tozlu raflara uzanıp ilkokul defterlerini karıştırma günü. Psikolojik olarak atlatabilsem de nesnel olarak geride bırakamıyorum geçmişi. Garip bir olgu benim için. Beynimi kazıyıp kıvrımlarından arındırmak istiyorum. Ama herkesinki gibi bir ailem var ve benimki de heresinki gibi bir hayat; o yüzden kan akıtmaya izin yok.

.:*:. Ayaklarımı kanatmamdan bu yana (yere bastığım için oraları görmüyor kimse ama bileklerim fazla ortada ve fazla beyaz) pek bir şey değişmedi içimde. Hala ikilemime bir çözüm bulamadım. Yarın bir bilene sormalıyım. Bu arada, evet, hala kimse dinlemiyor beni...

.:*:. İnsanlardan birbirlerini kırdıkları için tiksiniyorum ama ben de kırıyorum onları. Kendimden zaten her halükarda tiksiniyorum ama başkaları bunu bilmek istemiyor o yüzden içimde kalmalı/kalması herkes için daha iyi.

.:*:. Gerçekten embesilim galiba, bir şey anlayamıyorum. İnsanlar bu kadar rahat bir biçimde açıklığı savunabiliyor ama diğer yandan da bir o kadar iki yüzlü ve kapalı oluyor. Hatta ben savunduğumla aynı kişi olduğum için zarar görüyor ve dışlanıyorum. Gerçekten kafamı kurcalıyor bunlar ama bir türlü çözüm bulamıyorum. Sanırım istediğim hayatın anlamının avuçlarıma bırakılması (Cengiz Üstün'e saygılar!)

.:*:. Belki yazarak irdelemek yardımcı olur.

Kendimden nefret ediyorum. Hem fiziksel hem de mental olarak. Sanırım arkadaşlarım bunu sadece fiziksel olarak algılayıp kişisel gelişim kitapları tadında "Aaa, kendine bakmıyorsun ki Merve!"diyorlar. Benim bir kızın kendine bakmasından algıladığım saçlarını taraması, uyumlu giyinmesi (mor elbise+mor oje= + ,mor elbise+yeşil oje= - ), kuaföre gitmesi, cildini temizlemesi, oturup kalkmayı bilmesi, yerinde davranması, küfretmemesi, büyümesi vs. Fiziksel olarak nefret ediyorum kendimden ve o kadar çok şeyden nefret ediyorum ki değişimin imkansızlığını görüp vazgeçiyorum. Beynimi değiştirmemse zaten olağandışı. Onunla yaşamayı öğrenmem gerekli ama beceremiyorum bunu. Doğru gördüğüm bu ama insanlar tarafından değerli görülmediği için işe yaramaz olduğumu hissediyorum.

.:*:. (Düzgün yazmaya karar verdim. Güzelim defteri de hayatıma benzetmek istemedim.) Mantıksal olarak bu doğru değil elbette; ben bana göre doğru olan neyse onun arkasında durmalıyım kimsenin ne dediğine bakmadan, ama ben onaylanmadan yaşayaiblen biri değilim. Yaptığım şeyler başkaları tarafınfan doğrulanmalı ve uygulanmalı. Resmin tamamına baktığımda umutsuzluk ve koca bir ütopya (Distopya mı demeliydim?)dan başka bir şey göremiyorum. Düzen işi gerçekten hoşuma gitti. Galiba gerçekten hastayım bu konuda.

.:*:. Benim gibi düşünenler yalnız mı kalmalı peki? Birbirimize tutunamıyorsak ne yapmalıyız... Acaba işler yolunda gider mi diye düşünmekten alamıyorum kendimi, iğrenç geliyor böyle bir şeyin düşüncesi bile ama babamın sözlerini de çıkaramıyorum aklımdan: "Önemli olan bir şeyleri gençken yaşamak." Peki genç olduğum zaman dilimi içerisinde benimle yaşayanlar böyle düşünmüyorsa, benimle aynı düşüncenlerle de olmuyorsa o zaman ne olacak? Sanırım tek yol çürümek bizim için.

.:*:. Kitaplarda yaşamaktan bıktım artık. Parçalarım başka başka odalardan yuvarlanarak ortada bir yerlerde birleşip hamur gibi yapışıyor birbirine. Saçmalıyorum, 300 puanlık yaktım, sanırım yatma vaktim geldi.


İyi bak kendine...




29.07.08//02:47

K.

"Kahramanlar biz ne isek o değillerdir."

~Gündüz VASSAF



Bu ikilemi yaşama sebebimi açıkla bana. Ya da bunları hak edecek ne yaptığımı. Bir insanın aklını nasıl bu kadar kurcalayabildiğini. Yine de sana kızgın olmadığımı bilmelisini elime kalemi aldırıp kağıda sarılmama neden olan herkese ve her şeye minnettar oldum. Bundan sonra da kalacağımı düşünüyorum.

Yürüyorum. İnceden yağmurun çiselediğini söylememe gerek yok sanırım. Yağmur yağdırıyorum ikimiz için bu geceye özel. Saçlarından düşen damlaları toplayıp onlarla arınmayı tercih ederdim tabi ama şu an için tek seçeneğim kendi gözyaşı havuzumda boğulmak. Bunun için öncelikle ayaklarımda yaralar açmalıyım. Kirpiklerimi yolup denize savuruyorum işe yarar umuduyla. Belki bu sefer ay kabul eder hediyemi.

Yeterince yanıyor canım. Sanırım ayla buluşmamız sona erebilir. Yönümü değiştiriyorum. Ne yapacağımı bilemez haldeyim. Mor yığınlar var karşımda buluta benzer (sadece onlar kadar temiz değil), üzerlerine uzanıyorum. Ayaklarımdan kanlar süzülüyor, pantolonumun paçaları berbat oldu. Artık eve dönemez durumdayım. Gerçi nasıl olsa istemiyorlar beni orada. Ne önemi var.?

Küçüklüğüme, geçmişe dönmeyi istemişimdir hep. Yasemin kokulu sabahlara ve nar ağacının gölgesiyle korkudan uyandığım gecelere... Tam istediğim vakte olmasa da geçmişe döndürdün beni. Aynaya baktığımda (bir tanesine denk gelmişimdir mutlaka, çünkü korkudan bakamazdım) maskemin altında yaratıktan başka bir şey bulamadığım yıllar (şu ana kadar daçok farklı hissetmiyordum açıkçası, belki eskisine göre görmemezlikten gelebiliyordum biraz olsun). Bana farklı maskeler takmamı söylüyorsun;
kendimi iyi hissedeceğimi, değişeceğimi, hatta bunun aya gitmenin 8. yolu olduğunu. Gözleri boyamanın gerekliliğine inanmışsın. Ben de inanırdım eskiden. İkimiz de acı çekmişiz bu yüzden ve bunun karşısında edindiğimiz tutumlar bizi farklılaştıran: Sen boyalarına tutunmaya devam etmişsin. Bense onları terk edip kendi boyalarımla yeni bir yol çizmeye çalışmışım kendime. Sen kendine yeni vitrinler buluyor, göğsündeki yarayı gösterip "Bakın ben de yara alabiliyorum aslında ama almıyorum!" diyor, yine kandırıyorsun kendini ve etrafını. Oysa akşam başını katmanlarına yasladığında ay seni de ziyarete geliyor, eminim. Ben daha ziyade, yine tamamını olmasa da (bu insanın yüz derisini soyması gibidir demişti biri) gerçeğin büyük kısmını boyalarımla gösteriyorum insanlara. Güzel göstermek istediğim terlerimi de kendim çiziyorum, yaratıyorum. Vitrin de olsa hazıra konmak yok bende. Yaptığım doğru mu? Sen mi hatalısın? Bir şey diyemem, herkes kendi hayatını yaşar ve doğrusu kendinedir. Kaldı ki ikimiz de acı çekmeye devam ediyoruz seçtiğimiz yollarla. Ama benim doğru gördüğüm yol bu. Eğer bir şekilde yollarımız keşismeyecekse de bırakalım öyle olsun, ben yalnız devam etmeye alışığım. Sen yalnız kalmazsın çok, alışverişi seversin, sabah kalktığında "Hangi maskemi takmalıyım?" derdin olmaz; ne takman, nasıl davranman gerektiğini bilir ve ona göre davranırsın. Ama ilişkiler maske çıkarmak için vardır, unutma. Kabuğunda ne kadar çok katman varsa, karşındakini korkutup kaçırman ya da tekmelenmen o kadar doğaldır. Çünkü insanlar bu katmanların özündeki çekirdeği görmeye çok uzaktır, tahmin bile edemezler. Ve gizem, orospular için oldum olası çekici olmuştur.

Tutmak istediğin yolun aslında bu olmadığını ama daha kolay geldiği için bu yolu seçtiğini düşünüyorum. Bunu tartışma olanağımız olmadı hiç, olmaz da sanırım bir daha, sana kendi yolumu anlatmayı isterdim... Ama ne demişler bir şarkıda?


In another life,
when we are cats...


Sevgilerle.





26.07.08//01:10

J.

"Hard rain falling down, there's no need to complain
We fall just as hard to the ground each and every day."

~Atomica


Merhaba sevgili ezik günlüğüm. Evet, yine uyuyamadım, korktum karanlıktan.


(*)Bugün bir ağaç büyüdü günlüğüm. Aslında karşıdan sevimli görünen, ama benim büyümesini içten içe istemeidğim bir ağaçtı. Neden mi istemiyorum? İrdelemedim, artık sığ ve sorunsuz yaşıy... Neden aklıma soktun ki şimdi bunu! Benim büyütmek istediğim bir ağaç olabilir mi diye düşünmedim değil, benim suladığım, emek verdiğim, uğruna savaşıp ter döktüğüm. Güzel olurdu; evet, hatta uzun zamandır aradığımın bu olduğunu da biliyorsun ama benim istediğim ağaç bir kavak değil, bir söğüt. Ve ilk defa ağacımı seçmeme izin var!

(*)Eğer birileri bir şey yapmazsa her şey suya d-ön-üşecek!

(*)İnsanın dokunduğunu kurutması böyle bir şey olsa gerek. Yağmur durmak bilmiyor günlüğüm, artık büyütmek istemediğim ağaç iradem dışında büyümeye başladı ve fazla sudan çürümek üzere. Mahvoluyorum. Hedda Gabler'a özenmemek elde değil böyle akşamlarda.

(*)Bir çift et parçası, birkaç koku molekülü nasıl bu kadar vazgeçilemez olabilir?

(*)Bir parça huzur için bu kadar gözyaşı döktüğüme inanamıyorum.

(*)Hala cevap yok. Yıkılmaya yüz tutmuş bir harabeden farksızım. Toparlanamıyorum. Gerçi etrafım böyle bokla çevrilmişken toparlanmam neye yarar... Tımarhaneden sağlıklı bir ibçimde çıkmak imkansız!

(*)Delirmek üzereyim. Daha fazla kriz isemiyorum... Artık yazamıyorum!



Not: Yaz aylarından ve hava sıcaklığının hormonların rahat çalışabileceği optimum sıcaklığa gelmesinden tiksiniyorum.




herhangi.bir.gün//kriz:anı

I.

"Zaten ne çirkin olur şu upuzun burundan yere düşmesi,
billur gibi bir gözyaşının?"

~Cyrano de BERGERAC



Sen de gökyüzüne bakıyor musun acaba şu an? Kabul etmek durumundayım, bu düşük bir ihtimal ama yine de bir ihtimaldir çoğu zaman insanı harekete geçmekten alıkoyan. Ve harekete geçmek ne yazık ki her zaman "iyi" sonuçlar doğurmaz.

Her tarafım kan ve irin kaplı, kendimden tiksiniyorum senin yanında. Yanlış anlama; sana özel değil bi duygu -üstüne alınmadın umarım- sanırım bu kadar pürüzsüz görünmenden kaynaklanıyordur, bilemiyorum.

Sana bir kılıç doğrultmamın sebebini çözebilmiş değilim, belki kirletmeme arzusu, belki yenilgi korkusu; sanıyorum senş yenmekten bile korkuyordumç Yenmekle yenilmek arasında küçük bir fark vardır çünkü; iki sonuçta da hayatın durumu değişir ve acı çeker, uğraşırsınız, sadece yenilgide yendiğinizde acıdığından biraz daha acır canınız. Ama sanırım bunlar çok da önemli değil. Eh, bu da en iyi yazılarımdan biri değil.

Ucunu göremediğim (hatta sadece varış noktasını değil, yolun kendisini de kestiremediğim) bir yolcukuğa çıkıyorum. Haritam yok, hiçbir şey net değil içimdeki çocuktan başka. Yaptığımın delilik olduğunun da farkındayım. Ne yaparsın, annemin karnından çıkmaya çalışırken kafamı böbreklerine çarptığımdan mıdır nedir, o zamandan beri yaptığım hiçbir hareket tutarlı değil.

Kıskanıyorum seni.

Lanet.




06.06.08//05:16

H.

"Birkaç gelişigüzel laf dışında hiç konuşmamıştım onunla,
ama adı çılgın kanıma bir çağrı gibiydi…”
~ James JOYCE

Avucunda ufalayıp parmaklarının arasından cömertçe sonsuzluğa savurduğun gözlere bakakalmıştım.
"Bu dünya görmek ve görülmekten ibarettir." derdin her zaman. Her şeyden emin bir havan vardı.
Hatta hatırlıyorum da, eve gider gitmez eski-yeni ne kadar maskem varsa ortaya döküp 'kendinden
emin' ifadesini aramıştım- ne var seni kıskandıysam? Sonradan idrak etmiştim ki, 'kendinden emin'
maskemi 3. sınıftayken hayatının yükünü taşıyamadığım için benden hıncını çıkarma kararı alan yaşlı
teyze kırmıştı.

Onaramadığım için çöpe atmıştım.

Hayat bilgisi dersinde öyle öğütlemişti Ayşe bize. (bkz. Ayşe ipi tut.)

Okuluma gidip geliyorum düzenli olarak; hani hafta sonuna ders koysalar ona bile gideceğim. Bir an
önce senin boyunda olmak istiyorum çünkü.
__________________________________
Aynı boyda olsak sorun kalmaz değil mi?


Şans eseri yolda karşılaştığımız gün başımı okşamış ve kulağından bir kibrit kutusu çıkarıp bana
vermiştin; bir tavus kuşu vardı içinde. Kutuyu her açtığımda Yalin söylemeye başlardı kuş, en çok da
bunun için severdim onu. Bir de şu vardı tabi, cömertliğinden bu kuş bile, aşağılamıyorum sakın
yanlış anlama beni, nasibini almıştı. Gözleri olmuştu. Hem de bir sürü. Hayatında en çok sevdiğin
yaratığın o olduğunu düşünmüştüm o vakitler ama şimdi aynı şeyi düşünmeye cesaret edemiyorum.
Sevdiklerin konusunda da cömert olmana dayanamam.


Eve ceplerim dolu geliyorum her gün, annem çok kızıyor bana. Yakalanmamanın bir yolunu
bulmalıyım çünkü kapıda boşaltmak zorunda kalıyorum ceplerimi. Dilimin döndüğünce anlatıyorum
anneme durumu ama sanırım görmezden gelmekte kararlı. Sana bir sır vereyim, koleksiyon yapmaya
çalışıyorum aslında ama şu ana kadar birkaç hayal ve 2 içi boş konuşma balonu dışında bir şey
katamadım koleksiyonuma. Bir filmde görmüştüm; adam hoşlandığı kızı koleksiyonunu göstermek
amaçlı evine çağırıyordu, belki sende de işe yarar? ! Ve biliyor musun, en çok da güneşle ayı içeri
almama izin vermemesine kızdım. Hayatlarımızı kirletirlermiş. Ben korkmuyorum kirlenmekten,
duyuyor musun beni? Hem ne olurmuş kirlenirsek, sabun getirir evden yıkarım hayatlarımızı bir güzel.
Kuruturum da, üşüyüp de hasta olmazsın böylece. Sadece, hayatlarımızı ipe dizerken yardımına
ihtiyacım olabilir –tabure yetmiyor her zaman-, hem belki de bize gelişinin nedeni bu olur ha?
Hayatlarımızın birbirine karışması?

19. omuriliğimi söküp cebimden çıkardığım mor bir mendile sardım. Dünya buna beklediğim
tepkiyi vermedi. Daha ne yapılabilir bilmiyorum, çaresizliğimi hissediyorum attığım her adımda.
Adım atmayayım diyorum, daha da feci! Saatimin kadranındaki camı kırıp içinde ne varsa yedim
sıkıntıdan; akrep, yelkovan -saatleri bile yedim biliyor musun? Oysa ki severdin sen saatleri.


Soyduğu saat kabukları önünde dağlaşmaya başladığı vakit yanlış giden bir şeyler
olduğunu idrak ediyor insan. Dürtüklenmeden bir iş becermem söz konusu değildir zaten.

Kirpiklerimden atkı örmeye başladım. Güzel olursa şayet, tavus kuşuna karşılık sana
hediye etmeyi düşünüyorum. Gecenin rengi koyulaşıyor gitgide. Işığı bile el yordamıyla
buluyorum artık. İlmek kaçırmam an meselesi!

I-ıh, yeterince beğenmedim.

Vakit geçirmeye çalışıyorum, saçmalamanın sınırlarına dayanmak üzereyim... Gözüme
kibrit kutusu ilişti bir an için, içine girmeyi denedim. Başlangıçta her şey gayet iyiydi ama konuşmaya
çalıştığımda tahmin ettiğim şeyin olduğunu gördüm: ben tastamam sığmıştım ama sesim sığmıyordu
kutuya. Şimdi kocaman bir seçim yapmalıyım.

Ya beni istemeyen bir dünyaya dahil olacak ya da kendi dünyamı yaratacak ve sonsuza kadar
sessiz kalacağım.



Jeaquline



6-7 aralık 2007 köprüsü