Wednesday, February 24, 2010
Wednesday, September 30, 2009
R.

“Düzgün ve huzurlu sıradanlıkla karanlık cazibe arasındaki seçimde,
arzunun peşinden giden kadın bir daha huzur bulamayacaktır.”
~ Bülent SOMAY
Sahilde tek başına yürürken, kenarda oturup kendine denizi attığı taşlarla kırmaya çabalarmış görüntüsü veren birini gördü kız. Zaten her şey görüntüden ibaretti.
“Neden sadece mavi olanları atıyorsun?” diye sordu
“Sorunu anlayamadım.” yanıtını aldı.
“Ne kadar zamandır buradasın diye sordum.”
“İllüzyonun rengi mavidir de, o yüzden.”
“Peki, hiç birinin ya da bir şeyin canını acıtıyor olabileceğin aklına geldi mi?”
“Bilemiyorum ben bir şeyleri kavramakta zorlanırım ama çok da fazla olmadı diye düşünüyorum.”
“Garip konuştuğunuzun farkında değilsiniz sanırım, alışkın değilim bu tavırlara. Böyle bir durumda hiç karşılaşmamış olmak dilenir ve o şekilde de davranılır değil mi?”
“Tabi ki, o kadar kaba insanlar değiliz bizler sonuçta. Yine de, demeden duramıyor insan, bu iyi gelir, renk iyidir anlayacağın. Mavi hariç.”
Ses kesilince dönüp gitme ihtiyacı duydu kız. Hâlbuki o; kendisinin de o ‘programlanmamış’lardan olduğunu düşünerek rahatlıyordu. Ama hepimiz istediğimiz kişi olmadığımız –ve eğer şanslıysak, asla olamayacağımızı anladığımız bir ‘dürtülme/ayılma’ anı yaşayacağız er geç. “Yine de, demeden duramıyor insan, uğraşmalı değil mi? Boşa kürek çekmekte üstüme yoktur.” diye düşündü ve sessizce eve girdi.
Bugün Pazar, bugünün güzel bir gün olması gerekli. Emin olmak zor gerçi, insanın içinde tekinsiz bir hava uyandırmıyor değil Pazar günleri. Hayatın gidişatının ‘yüksek güçler’ tarafından formülizasyon edilişini düşündüğümüzde (En kötü şey başa en mutluyken gelir.) başa kötü iş gelme olasılığının en fazla olduğu gün de Pazar olmalı öyleyse. Dikkat etmeli.
Geniş salonu boylu boyunca geçip gördüğü ilk masaya oturdu kahvaltı için. Erken mi kalkmıştı yine? Zamanı kavramakta pek iyi değildi; hiç uyumamış bile olabilirdi, etrafta kimse yoktu çünkü. “Törenler, törenler, iyi dilekler, nezaket gösterileri, ölümcül sessizlik ve yine törenler. Aptalca. Uğraşmamak en iyisi sanırım.” diye düşünerek yine dışarı çıkmaya karar verdi. Terliklerini giymeliydi, evet de terlikleri koyduğu yerde değildi. Ve hiç uyumamış olma olasılığı bile varken ne olmuş olabilirdi terliklerine? İşin garibi terlikleri ‘alanın’, yerine bir başkasını koymuş olmasıydı. Kız kafasında olayları nesnel akışına uydurmaya çabalarken bahçenin çıkışa yakın ucunda parlayan bir şey gördü. Nesnel akışa göre bu daha yeni sulanmış bahçedeki çimlerin de bir oyunu olabilirdi, gözlerinin de. Ama kesin olan şey orada duran mavimsi parıltıydı. ‘Yeni’ terliklerini giydi ve iki ihtimali tek ve mantıklıya indirmek amaçlı parıltıya doğru yürüdü. Aradaki mesafe garip bir şekilde kapanmıyordu. Kız yürüdüğüne (‘yer değiştirdiğime’ diye düzeltti kendini) emindi, parıltı mı ilerliyordu yani? Bir süre daha takip etti kız parıltıyı, o ise sahile doğru ilerliyordu. Dün gördüğü kişinin oturduğu yerden 2-3 metre uzağa konup kayboldu parıltı. Gerçekten de boşa kürek çekmekte üstüne yoktu kızın, bir hiç için bu kadar yolu tepmişti. Umursamayacağını düşünüyordu, o programlanmamıştı ama işler bu sefer istediği gibi gitmiyordu.
Akış gittikçe rayından çıkıyordu. Kız her sabah uyandığında –ya da hiç uyumadığında- kapısında yeni bir çift terlik buluyordu (eskileri yok oluyordu çünkü) ve o parıltı onu sahile ve her seferinde biraz daha uzağa çekip bir anda yok oluyordu. Kızın kafası gittikçe daha da karışıyor ama dalga geçerler diye de kimseye anlatamıyordu. Bu durum 6 gün kadar sürdükten sonra bir süre ‘kimse‘ uğramadı. Kız bir yandan mutlu olmuştu bu duruma, bunun garip bir şaka olduğu aşikârdı ama diğer yandan parıltıyı açıklayamadığı için de sürekli bu olayı düşünüyordu. En sinir olduğu kısım da buydu kızın; düşünmek istemediği şeyler günlerce kafasını kurcalardı. Böyle durumlarda içinden etrafı kırıp dökmek, zarar vermek (herhangi birine ya da bir şeye olabilir, önemli değil), acısını somutlaştırmak geliyordu ama biliyordu ki bunu beceremezdi, ne de olsa kaba bir insan değildi. İnsan sadece kendine karşı kaba olabilirdi, buna izin olsa da bu sefer de durum dışarıdan garip görüneceği yapamazdı bunu. İnsanlar ve ikiyüzlülükleri.
Aradan bir ay geçmişti en son sahile gidişinden bu yana. Bir daha gitmeli miydi? Bir daha kat etse aynı mesafeyi ne bulurdu karşısında? Günlerdir kafasında olabilecek senaryoları döndürüyordu, anlamanın yollarından biri tabi ki gidip bakmak ama bu alışkanlık durumu onu korkutmuyor değildi. Ucunda tekinsiz bir şey olduğu hissede hissede yine de sahile gitmek? Gerçekten de alışkanlık halini almıştı bu durum. Gerçi yapacak başka da bir şey kalmamıştı. Ertesi sabah gidecekti sahile.
Dışarıdan gelen garip gürültülerle kaldırdı kafasını yastıktan. Saat 9’u 7 geçiyordu; dışarıya çıkıp her sabah parıltıyı takip etmeye başladığı saat. Uyuyakalmış olmak kadar nefret ettiği şey yoktu kızın. Sebebini anlayamadığı bir biçimde gergindi üstelik. Üzerine bir şey geçirmeden, yataktan kalktığı gibi yola koyuldu. Uyku sersemi bir halde sabahları parıltıyla kat ettikleri yolu hatırlamaya çalışıyordu. Sonunda sahile ulaştığında parıltının son kaybolduğu yerde, ilk sahile geldiğinde karşılaştığı kişiyi gördü. Etrafına bakındı bir süre, garip görüntüsü olan birini bekliyordu açıkçası içten içe. Böyle bir garipliği ancak garip görünüşlü biri yapardı ne de olsa. Saati 9’u 14 geçiyordu, “Bir dakikam daha var.” diye düşündü. Yapılacak bir şey yoktu, az sonra yapacakları konuşmanın saçma içeriğine hazırlayarak kendini deniz kenarında oturan kişinin yanına oturdu. İlk gördüğü zamanki gibi dostça bir tavır takınacağını düşünmüştü kişinin ama bakışları düşmancaydı. Önce aldırmadı kız, selam verdi ama karşısındakinin –ses tonuna kadar- neyi varsa kızı yanında istemediğini açık bir şekilde söylüyordu. Kız selamına karşılık olarak
“Niye buradasın?” sorusunu aldı.
“Asıl sen niye bu şekilde davranıyorsun?” dedi kız.
“Seninle konuşmak gibi bir niyetim yoktu aslında sen buraya gelene kadar. Ama acıyorum sana, çaresizliğine, her şeyini bir salak gibi riske atabilmene. Bu alana geçmek cesaret ister aslında, şaşırdım bunu başarabilmene Oysa ilk karşılaşmamızda dönüp gitmen bana çabuk pes edeceğini düşündürmüştü.”
“Denendiğime inanamıyorum…”
“Bu şekilde davranmamın sebepleri var tabi ki ama açıklasam da tatmin olmayacağını biliyorum. Beni değişmeye zorlayacak, değiştirmeye çalışacaksın. Ve benim elimdekinden başka verecek başka cevabım yok ne yazık ki.”
“Geleceği bu kadar net gördüğünü düşünmene sebep olan şey ne bilemiyorum pek. Ama takmayacağım kafama –tabi ki takacağım- çünkü buraya senin için gelmedim.”
“Denedim seni, dedim ya, şaşırttın beni. Sözümü dinleyip dinlemediğini görmek istedim. O kadar körleşmiştin ki (bu parıltının bu kadar etkili olduğunu da ilk defa görüyorum, itiraf etmeliyim) en temel uyarımı göz ardı ettin, hatta o uyarıyı senin için yaptığımı bile unuttun. Mavi kötüdür demiştim. İllüzyonun rengidir demiştim. En baştan bunun bir yanılsama olduğunu bildiğin halde –söylediğim halde- kendini kaptırdın.”
Kızın duyduklarına inanamayan bir hali vardı. Karşısında donup kalmıştı kişinin. Kişi ise hala “Ne garip?” diye düşünüyordu. “Nasıl olur da önceden söylediğim halde işler bu hale geliyor? Gerçekten de komik… Sıradan aslında.”
Kız koşarak uzaklaşırken ayağa kalktı, ceketini giydi; hava soğuyordu gittikçe. Bu gidişle eve yine geç kalacaktı. Ellerini cebine sokup yavaşça yürümeye başladı eve doğru. Yine de, diye düşünmeden edemiyordu insan, üzücüydü kızın hali. Ne de olsa kaba bir insan değildi. Yani, bu onun küçük eğlencesiydi, kim kabalıktan sayabilirdi ki bunu? Şu ana kadar parıltının peşinden gelmeyen olmamıştı. Akıllarına girmek bu kadar kolaydı işte. Köşeyi dönüyordu bu düşünceler içerisinde ki sokakta duran bir arabanın üzerinde sigara içen yaşlı bir tırtılla karşılaştı.
“Niye buradasın?” sorusuyla karşılaştı. Kişi, açıkçası bilmiyordu, pek de düşünmemişti, yanlış yoldaydı çünkü evine giden yoldan bayağı bir sapmıştı düşüncelere daldığında.
“Asıl sen niye bu şekilde davranıyorsun?” diye sordu.
“Ben böyleyim. Peki, sen aynı şeyi kendin için söyleyebilir misin?”
Umursamadı –tabi ki umursuyordu- ve yoluna devam etti. Mükemmel zamanlama! Şimdi de gökyüzünde bulut olmamasına rağmen yağmur yağmaya başladı. Artık evi unutmuştu, tek düşündüğü saçlarıydı. Koşmaya başladı, bulduğu en yakın kafeye oturdu ve bir fincan tarçınlı çay söyledi. Tam ceketini kuruması için çıkarıyordu ki arkalarda bir masada kızı gördü. Kimseyle konuşmak gibi bir niyeti yoktu, hele de onla, canını sıkamazdı. O yüzden hemen kafasını çevirdi, kız onu görmemeliydi. Neden böyle garip anlarda garip insanlarla karşılaşılırdı ki zaten. Tarçınlı çayını yudumlamaya devam etti. Bir yandan da düşünüyordu, kız mutlaka konuşmaya, sorular sormaya gelecekti –hep öyle olurdu- bu yüzden az sonra yapacakları konuşmanın saçma içeriğine hazırladı kendini. Ama kız gelmedi. Kişi, duvarda ne aradığını bilmediği bir aynadan kızı gözetliyordu; kız gözlerini önündeki fincana dikmiş, öylece oturuyordu, oysa kişi emindi geleceğinden. Kız yine de gelmedi. Neden böyle davrandığını çözemedi, sürekli aynadan takip ediyordu onu, kızsa gözlerini milim kaçırmıyordu fincanından, kimsenin farkında değildi. Bir an için… Bir an için, içinde gidip kızla konuşma isteği uyandı kişinin, ama tutmalıydı kendini, gidip konuşamazdı –hele de aralarında böyle şeyler yaşandıktan sonra- kurala aykırıydı bu. Neyse, konuşmadı sonuç olarak. Kişi aynadan kıza bakmaya devam ediyordu, dalıp gitmişti düşüncelerine ki göz göze geldiler. Kız hiç tepki vermedi, sanki tanımıyordu kişiyi ya da görmüyordu, emin değildi. “Belki de yeni görmüştür beni, şimdi gelecektir konuşmaya.” diye düşündü. Kız yine de gelmedi; tanıdığına dair, yaşananlara dair bir tepki bile vermiyordu. Kişi, daha fazla dayanamayacaktı bu duruma, bir süre daha kalsa gidip konuşacaktı çünkü kızla; bu yüzden ceketini kaptığı gibi hızlıca çıktı dükkândan. Acaba ne tepki vermişti kız bu çıkışa –ya da tepki vermiş miydi? Caddenin karşısından dükkânın içini göremiyordu. Hem artık vazgeçmeliydi, eve gitmek zorundaydı (neredeyse iki ay olmuştu uğramayalı) ve özünde bunların hiç birini umursamıyordu –umursadığını söylemeye gerek var mı ki- elleri cebinde, bu sefer şaşırmamak için düşüncelere dalmamaya çalışarak eve yöneldi.
Yürümek iyi gelmişti, aklı artık daha net, daha rahat, daha olması gerektiği gibiydi; hatta bir şarkı bile söylemişti yolda. Anahtarı kilide soktu, anahtarı da kilidi de hissetmek değişik geldi ona. İçeri girdikten sonra kapıyı arkasından kapadı. Işıkları yaktı. Salon… Salonun yerleri rengârenk ve çeşit çeşit terlikle doluydu. Gözlerine inanamıyordu, kim getirmişti bunları?
Başı çatlayacak gibiydi uyandığında. Terliklerse hala salonun ortasında, dün akşamı hatırlatırcasına duruyorlardı. Artık eskisi kadar umursamıyordu galiba. Büyükçe bir sepet buldu, bütün terlikleri özenli bir şekilde toplamaya başladı, sonra, o kadar da özenmemeye başladı, canı sıkılıyordu çünkü. Bütün terlikler toplandığında sıra onları yakmaya geldi. Büyükçe bir odun parçasının ucunu benzinle ıslattıktan sonra ateşe verdi odunu, sonra da terlikleri tutuşturdu. Ateşin güzel bir parlaklığı, göz alıcı bir kırmızısı vardı, ısıtıyordu. Yavaş yavaş hafızası da silinmeye başlamıştı yok olan terliklerle beraber. İçine bir mutluluk yayılıyordu kişinin, geçmişin acılarından ve sorumluluklarından kurtulmak kadar hafifletici şey yoktu. Ateş gitgide zayıflayıp en sonunda geriye küller kalana kadar izledi ateşi. Tam o sırada kapının çalındığını duydu.
Kapıyı çalıyordu kız ama açmıyordu kişi. İçeriden yanık kokusu geldiğinden, endişelenmişti de. Gerçi sorup soruşturarak evini bulmak ve onunla konuşmaya gelmek fikri nereden çıktıysa… En sonunda kapı açıldı, kişi ise karşısında kendini garip bakışlarla süzüyordu.
“Buyurun? Birine mi bakmıştınız?” Kız şaşırmıştı.
“Nasıl yani?” diyebildi sadece.
“Kim olduğunuzu bilmiyorum, burada benden başka da kimse yaşamıyor. Biriyle karıştırmış olmayasınız?”
“Bu numara hiç de hoş değil, lütfen. Buraya konuşmaya geldim. Bu akşam yaptıklarım –daha doğrusu yapmadıklarım- konusunda üzgünüm gerçekten. Gelip konuşmalıydım sizle, ama korkaklığıma verin, yapamadım o an. Çünkü dalga geçerdiniz, yere çarpardınız ağzımdan çıkan her kelimeyi; “Ben demiştim.” demekten kendinizi alamazdınız, sorumluluk bendeydi, en başından beri hatta. Ve sanırım konuşmanın ortasında dönüp gitmek âdetim olmuş…”
“Affedersiniz ama ben gerçekten ne hakkında konuştuğumuzu bilmiyorum. Eğer dün akşam bana herhangi bir şekilde kabalık yapmışsanız da önemli değil, affediyorum sizi. Zaten dediğim gibi, hatırlamıyorum.”
“Daha ne kadar devam ettireceksiniz bu yalanı suratıma karşı? Neyse, şu anda daha fazla konuşmanın anlamı yok sanırım; ısrarcısınız çünkü. Ama bilin ki bir gün aynı parıltı peşine sizi de düşürecek. İşte o zaman; mavi sizi de kandırmış olacak.”
Ve arkasını döndü. Kişi ağladığını görsün istemiyordu. “Yine de, demeden duramıyor insan, uğraşmalı değil mi?”
Kişi ise hala anlamayan gözlerle daha önce hayatında görmediği bu kızın çaresizliğine bakıyordu. “Yine de, demeden duramıyor insan, kaba insanlar değiliz.”
~Temmuz/Ağustos ’09 sıcakları
Wednesday, August 13, 2008
M.
"No joy would flicker in her eyes,
Broodring sadness, came to arouse."
~Opeth, Face of Melinda
Bedenmle beraber evin yolunu tuttuk. Hava serin ve nemli ,hafif bir sis tabakası var denizin üzerinde, boğucu; Tanrının ağladığı sabahlara benziyor. Bedenime ayaklarını yıkamamasını emrettim, kirlenmekten korkmamayı öğretmetye çalışıyorum ona. Çünkü yaşadığımız dünyanın yegane gerçeği varsa o da onu kirlettiğimizden dolayı bizden öç aldığıdır. Göze göz dişe diş... Bu anlamda bir daha doğayı takdiretmemek elde değil, şu anda ben bunun işkencesini çekiyorum ziyadesiyle. Katmanlarım da onun yüzünden var, beynimin yaşadığı karmaşa ve beraberinde gelen acı da onun eseri. Allah kimseyi mental işkenceyle terbiye etmesin demiş atalarımız. İyi de etmişler.
'Seni istiyorum, sana ihtiyacım var ve eninde sonunda sahip olacağım.'. Her şeyin ve herkesin bana tapmasını istemek çok bir şey olmasa gerek. Karşımdaki kadının kollarında uyuyan küçük kızın kirpiklerinden dökülen yıldızlar kadar masum ve içten bu isteğim. Huzur ve tatmin... Bir demetkasım çiçeği belki de. Kadınla iletişim kurmaya çalışıyorum günlerdir. Kabul etmek istemiyorum onun da diğerleri gibi olduğunu -bencil ve umursamaz- ya da olması ihtimalini. Yüzlerinde sıcaklığı, beraberliklerinde huzuru görüyorum, duyumsayamıyorum ama gözlemleyebiliyorum, anlayabiliyorum. Bir çuval dolusu gözyaşıma karşılık bana huzurlarını satarlar mı acaba? (kendime not: Bunu araştır derhal!)
Susuzluktan ölmek üzereyim, vücudumda böcekler geziniyor, sanırım sonunda ortak bir karara varıp beni kemirmeye başladılar. Sadece yanlış bedene geldiklerinin farkında değiller. Açılan her delikten kanla beraber irin ve umutsuzluk fışkırmakta. Yakında bütün böcekler benim gibi olacaklar. Benim gibi olmaya katlanamayacakları için de intihar edecekler sonunda. 'Ben'olmaya katlanabile/n/cek tek kişi benim. Böceklerim ve ben fırın tepsisinden bozma kızağımızla terk ediyoruz burayı, sonsuza dek! Zaten çıktığımız yolda önce böcekleri tarafından yenen ben, kişilik zehirlenmesinden de böcekleirm ölecek; bir ebediyet gezisi olacak bizimkisi.
bilememelerdindorukları
Broodring sadness, came to arouse."
~Opeth, Face of Melinda
Bedenmle beraber evin yolunu tuttuk. Hava serin ve nemli ,hafif bir sis tabakası var denizin üzerinde, boğucu; Tanrının ağladığı sabahlara benziyor. Bedenime ayaklarını yıkamamasını emrettim, kirlenmekten korkmamayı öğretmetye çalışıyorum ona. Çünkü yaşadığımız dünyanın yegane gerçeği varsa o da onu kirlettiğimizden dolayı bizden öç aldığıdır. Göze göz dişe diş... Bu anlamda bir daha doğayı takdiretmemek elde değil, şu anda ben bunun işkencesini çekiyorum ziyadesiyle. Katmanlarım da onun yüzünden var, beynimin yaşadığı karmaşa ve beraberinde gelen acı da onun eseri. Allah kimseyi mental işkenceyle terbiye etmesin demiş atalarımız. İyi de etmişler.
'Seni istiyorum, sana ihtiyacım var ve eninde sonunda sahip olacağım.'. Her şeyin ve herkesin bana tapmasını istemek çok bir şey olmasa gerek. Karşımdaki kadının kollarında uyuyan küçük kızın kirpiklerinden dökülen yıldızlar kadar masum ve içten bu isteğim. Huzur ve tatmin... Bir demetkasım çiçeği belki de. Kadınla iletişim kurmaya çalışıyorum günlerdir. Kabul etmek istemiyorum onun da diğerleri gibi olduğunu -bencil ve umursamaz- ya da olması ihtimalini. Yüzlerinde sıcaklığı, beraberliklerinde huzuru görüyorum, duyumsayamıyorum ama gözlemleyebiliyorum, anlayabiliyorum. Bir çuval dolusu gözyaşıma karşılık bana huzurlarını satarlar mı acaba? (kendime not: Bunu araştır derhal!)
Susuzluktan ölmek üzereyim, vücudumda böcekler geziniyor, sanırım sonunda ortak bir karara varıp beni kemirmeye başladılar. Sadece yanlış bedene geldiklerinin farkında değiller. Açılan her delikten kanla beraber irin ve umutsuzluk fışkırmakta. Yakında bütün böcekler benim gibi olacaklar. Benim gibi olmaya katlanamayacakları için de intihar edecekler sonunda. 'Ben'olmaya katlanabile/n/cek tek kişi benim. Böceklerim ve ben fırın tepsisinden bozma kızağımızla terk ediyoruz burayı, sonsuza dek! Zaten çıktığımız yolda önce böcekleri tarafından yenen ben, kişilik zehirlenmesinden de böcekleirm ölecek; bir ebediyet gezisi olacak bizimkisi.
bilememelerdindorukları
L.(out of subject)
Bu yazıyı seriden çıkarmaya karar verdim. Benim monoloğum olarak kalsın bu. Hem benim Victor Shklovsky'den L. neyim eksikmiş, bir adet 19. mektup olsun...
bugün nedense tozlu raflara uzanıp ilkokul defterlerini karıştırma günü. Psikolojik olarak atlatabilsem de nesnel olarak geride bırakamıyorum geçmişi. Garip bir olgu benim için. Beynimi kazıyıp kıvrımlarından arındırmak istiyorum. Ama herkesinki gibi bir ailem var ve benimki de heresinki gibi bir hayat; o yüzden kan akıtmaya izin yok.
.:*:. Ayaklarımı kanatmamdan bu yana (yere bastığım için oraları görmüyor kimse ama bileklerim fazla ortada ve fazla beyaz) pek bir şey değişmedi içimde. Hala ikilemime bir çözüm bulamadım. Yarın bir bilene sormalıyım. Bu arada, evet, hala kimse dinlemiyor beni...
.:*:. İnsanlardan birbirlerini kırdıkları için tiksiniyorum ama ben de kırıyorum onları. Kendimden zaten her halükarda tiksiniyorum ama başkaları bunu bilmek istemiyor o yüzden içimde kalmalı/kalması herkes için daha iyi.
.:*:. Gerçekten embesilim galiba, bir şey anlayamıyorum. İnsanlar bu kadar rahat bir biçimde açıklığı savunabiliyor ama diğer yandan da bir o kadar iki yüzlü ve kapalı oluyor. Hatta ben savunduğumla aynı kişi olduğum için zarar görüyor ve dışlanıyorum. Gerçekten kafamı kurcalıyor bunlar ama bir türlü çözüm bulamıyorum. Sanırım istediğim hayatın anlamının avuçlarıma bırakılması (Cengiz Üstün'e saygılar!)
.:*:. Belki yazarak irdelemek yardımcı olur.
Kendimden nefret ediyorum. Hem fiziksel hem de mental olarak. Sanırım arkadaşlarım bunu sadece fiziksel olarak algılayıp kişisel gelişim kitapları tadında "Aaa, kendine bakmıyorsun ki Merve!"diyorlar. Benim bir kızın kendine bakmasından algıladığım saçlarını taraması, uyumlu giyinmesi (mor elbise+mor oje= + ,mor elbise+yeşil oje= - ), kuaföre gitmesi, cildini temizlemesi, oturup kalkmayı bilmesi, yerinde davranması, küfretmemesi, büyümesi vs. Fiziksel olarak nefret ediyorum kendimden ve o kadar çok şeyden nefret ediyorum ki değişimin imkansızlığını görüp vazgeçiyorum. Beynimi değiştirmemse zaten olağandışı. Onunla yaşamayı öğrenmem gerekli ama beceremiyorum bunu. Doğru gördüğüm bu ama insanlar tarafından değerli görülmediği için işe yaramaz olduğumu hissediyorum.
.:*:. (Düzgün yazmaya karar verdim. Güzelim defteri de hayatıma benzetmek istemedim.) Mantıksal olarak bu doğru değil elbette; ben bana göre doğru olan neyse onun arkasında durmalıyım kimsenin ne dediğine bakmadan, ama ben onaylanmadan yaşayaiblen biri değilim. Yaptığım şeyler başkaları tarafınfan doğrulanmalı ve uygulanmalı. Resmin tamamına baktığımda umutsuzluk ve koca bir ütopya (Distopya mı demeliydim?)dan başka bir şey göremiyorum. Düzen işi gerçekten hoşuma gitti. Galiba gerçekten hastayım bu konuda.
.:*:. Benim gibi düşünenler yalnız mı kalmalı peki? Birbirimize tutunamıyorsak ne yapmalıyız... Acaba işler yolunda gider mi diye düşünmekten alamıyorum kendimi, iğrenç geliyor böyle bir şeyin düşüncesi bile ama babamın sözlerini de çıkaramıyorum aklımdan: "Önemli olan bir şeyleri gençken yaşamak." Peki genç olduğum zaman dilimi içerisinde benimle yaşayanlar böyle düşünmüyorsa, benimle aynı düşüncenlerle de olmuyorsa o zaman ne olacak? Sanırım tek yol çürümek bizim için.
.:*:. Kitaplarda yaşamaktan bıktım artık. Parçalarım başka başka odalardan yuvarlanarak ortada bir yerlerde birleşip hamur gibi yapışıyor birbirine. Saçmalıyorum, 300 puanlık yaktım, sanırım yatma vaktim geldi.
İyi bak kendine...
29.07.08//02:47
bugün nedense tozlu raflara uzanıp ilkokul defterlerini karıştırma günü. Psikolojik olarak atlatabilsem de nesnel olarak geride bırakamıyorum geçmişi. Garip bir olgu benim için. Beynimi kazıyıp kıvrımlarından arındırmak istiyorum. Ama herkesinki gibi bir ailem var ve benimki de heresinki gibi bir hayat; o yüzden kan akıtmaya izin yok.
.:*:. Ayaklarımı kanatmamdan bu yana (yere bastığım için oraları görmüyor kimse ama bileklerim fazla ortada ve fazla beyaz) pek bir şey değişmedi içimde. Hala ikilemime bir çözüm bulamadım. Yarın bir bilene sormalıyım. Bu arada, evet, hala kimse dinlemiyor beni...
.:*:. İnsanlardan birbirlerini kırdıkları için tiksiniyorum ama ben de kırıyorum onları. Kendimden zaten her halükarda tiksiniyorum ama başkaları bunu bilmek istemiyor o yüzden içimde kalmalı/kalması herkes için daha iyi.
.:*:. Gerçekten embesilim galiba, bir şey anlayamıyorum. İnsanlar bu kadar rahat bir biçimde açıklığı savunabiliyor ama diğer yandan da bir o kadar iki yüzlü ve kapalı oluyor. Hatta ben savunduğumla aynı kişi olduğum için zarar görüyor ve dışlanıyorum. Gerçekten kafamı kurcalıyor bunlar ama bir türlü çözüm bulamıyorum. Sanırım istediğim hayatın anlamının avuçlarıma bırakılması (Cengiz Üstün'e saygılar!)
.:*:. Belki yazarak irdelemek yardımcı olur.
Kendimden nefret ediyorum. Hem fiziksel hem de mental olarak. Sanırım arkadaşlarım bunu sadece fiziksel olarak algılayıp kişisel gelişim kitapları tadında "Aaa, kendine bakmıyorsun ki Merve!"diyorlar. Benim bir kızın kendine bakmasından algıladığım saçlarını taraması, uyumlu giyinmesi (mor elbise+mor oje= + ,mor elbise+yeşil oje= - ), kuaföre gitmesi, cildini temizlemesi, oturup kalkmayı bilmesi, yerinde davranması, küfretmemesi, büyümesi vs. Fiziksel olarak nefret ediyorum kendimden ve o kadar çok şeyden nefret ediyorum ki değişimin imkansızlığını görüp vazgeçiyorum. Beynimi değiştirmemse zaten olağandışı. Onunla yaşamayı öğrenmem gerekli ama beceremiyorum bunu. Doğru gördüğüm bu ama insanlar tarafından değerli görülmediği için işe yaramaz olduğumu hissediyorum.
.:*:. (Düzgün yazmaya karar verdim. Güzelim defteri de hayatıma benzetmek istemedim.) Mantıksal olarak bu doğru değil elbette; ben bana göre doğru olan neyse onun arkasında durmalıyım kimsenin ne dediğine bakmadan, ama ben onaylanmadan yaşayaiblen biri değilim. Yaptığım şeyler başkaları tarafınfan doğrulanmalı ve uygulanmalı. Resmin tamamına baktığımda umutsuzluk ve koca bir ütopya (Distopya mı demeliydim?)dan başka bir şey göremiyorum. Düzen işi gerçekten hoşuma gitti. Galiba gerçekten hastayım bu konuda.
.:*:. Benim gibi düşünenler yalnız mı kalmalı peki? Birbirimize tutunamıyorsak ne yapmalıyız... Acaba işler yolunda gider mi diye düşünmekten alamıyorum kendimi, iğrenç geliyor böyle bir şeyin düşüncesi bile ama babamın sözlerini de çıkaramıyorum aklımdan: "Önemli olan bir şeyleri gençken yaşamak." Peki genç olduğum zaman dilimi içerisinde benimle yaşayanlar böyle düşünmüyorsa, benimle aynı düşüncenlerle de olmuyorsa o zaman ne olacak? Sanırım tek yol çürümek bizim için.
.:*:. Kitaplarda yaşamaktan bıktım artık. Parçalarım başka başka odalardan yuvarlanarak ortada bir yerlerde birleşip hamur gibi yapışıyor birbirine. Saçmalıyorum, 300 puanlık yaktım, sanırım yatma vaktim geldi.
İyi bak kendine...
29.07.08//02:47
K.
"Kahramanlar biz ne isek o değillerdir."
~Gündüz VASSAF
Bu ikilemi yaşama sebebimi açıkla bana. Ya da bunları hak edecek ne yaptığımı. Bir insanın aklını nasıl bu kadar kurcalayabildiğini. Yine de sana kızgın olmadığımı bilmelisini elime kalemi aldırıp kağıda sarılmama neden olan herkese ve her şeye minnettar oldum. Bundan sonra da kalacağımı düşünüyorum.
Yürüyorum. İnceden yağmurun çiselediğini söylememe gerek yok sanırım. Yağmur yağdırıyorum ikimiz için bu geceye özel. Saçlarından düşen damlaları toplayıp onlarla arınmayı tercih ederdim tabi ama şu an için tek seçeneğim kendi gözyaşı havuzumda boğulmak. Bunun için öncelikle ayaklarımda yaralar açmalıyım. Kirpiklerimi yolup denize savuruyorum işe yarar umuduyla. Belki bu sefer ay kabul eder hediyemi.
Yeterince yanıyor canım. Sanırım ayla buluşmamız sona erebilir. Yönümü değiştiriyorum. Ne yapacağımı bilemez haldeyim. Mor yığınlar var karşımda buluta benzer (sadece onlar kadar temiz değil), üzerlerine uzanıyorum. Ayaklarımdan kanlar süzülüyor, pantolonumun paçaları berbat oldu. Artık eve dönemez durumdayım. Gerçi nasıl olsa istemiyorlar beni orada. Ne önemi var.?
Küçüklüğüme, geçmişe dönmeyi istemişimdir hep. Yasemin kokulu sabahlara ve nar ağacının gölgesiyle korkudan uyandığım gecelere... Tam istediğim vakte olmasa da geçmişe döndürdün beni. Aynaya baktığımda (bir tanesine denk gelmişimdir mutlaka, çünkü korkudan bakamazdım) maskemin altında yaratıktan başka bir şey bulamadığım yıllar (şu ana kadar daçok farklı hissetmiyordum açıkçası, belki eskisine göre görmemezlikten gelebiliyordum biraz olsun). Bana farklı maskeler takmamı söylüyorsun;
kendimi iyi hissedeceğimi, değişeceğimi, hatta bunun aya gitmenin 8. yolu olduğunu. Gözleri boyamanın gerekliliğine inanmışsın. Ben de inanırdım eskiden. İkimiz de acı çekmişiz bu yüzden ve bunun karşısında edindiğimiz tutumlar bizi farklılaştıran: Sen boyalarına tutunmaya devam etmişsin. Bense onları terk edip kendi boyalarımla yeni bir yol çizmeye çalışmışım kendime. Sen kendine yeni vitrinler buluyor, göğsündeki yarayı gösterip "Bakın ben de yara alabiliyorum aslında ama almıyorum!" diyor, yine kandırıyorsun kendini ve etrafını. Oysa akşam başını katmanlarına yasladığında ay seni de ziyarete geliyor, eminim. Ben daha ziyade, yine tamamını olmasa da (bu insanın yüz derisini soyması gibidir demişti biri) gerçeğin büyük kısmını boyalarımla gösteriyorum insanlara. Güzel göstermek istediğim terlerimi de kendim çiziyorum, yaratıyorum. Vitrin de olsa hazıra konmak yok bende. Yaptığım doğru mu? Sen mi hatalısın? Bir şey diyemem, herkes kendi hayatını yaşar ve doğrusu kendinedir. Kaldı ki ikimiz de acı çekmeye devam ediyoruz seçtiğimiz yollarla. Ama benim doğru gördüğüm yol bu. Eğer bir şekilde yollarımız keşismeyecekse de bırakalım öyle olsun, ben yalnız devam etmeye alışığım. Sen yalnız kalmazsın çok, alışverişi seversin, sabah kalktığında "Hangi maskemi takmalıyım?" derdin olmaz; ne takman, nasıl davranman gerektiğini bilir ve ona göre davranırsın. Ama ilişkiler maske çıkarmak için vardır, unutma. Kabuğunda ne kadar çok katman varsa, karşındakini korkutup kaçırman ya da tekmelenmen o kadar doğaldır. Çünkü insanlar bu katmanların özündeki çekirdeği görmeye çok uzaktır, tahmin bile edemezler. Ve gizem, orospular için oldum olası çekici olmuştur.
Tutmak istediğin yolun aslında bu olmadığını ama daha kolay geldiği için bu yolu seçtiğini düşünüyorum. Bunu tartışma olanağımız olmadı hiç, olmaz da sanırım bir daha, sana kendi yolumu anlatmayı isterdim... Ama ne demişler bir şarkıda?
In another life,
when we are cats...
Sevgilerle.
26.07.08//01:10
~Gündüz VASSAF
Bu ikilemi yaşama sebebimi açıkla bana. Ya da bunları hak edecek ne yaptığımı. Bir insanın aklını nasıl bu kadar kurcalayabildiğini. Yine de sana kızgın olmadığımı bilmelisini elime kalemi aldırıp kağıda sarılmama neden olan herkese ve her şeye minnettar oldum. Bundan sonra da kalacağımı düşünüyorum.
Yürüyorum. İnceden yağmurun çiselediğini söylememe gerek yok sanırım. Yağmur yağdırıyorum ikimiz için bu geceye özel. Saçlarından düşen damlaları toplayıp onlarla arınmayı tercih ederdim tabi ama şu an için tek seçeneğim kendi gözyaşı havuzumda boğulmak. Bunun için öncelikle ayaklarımda yaralar açmalıyım. Kirpiklerimi yolup denize savuruyorum işe yarar umuduyla. Belki bu sefer ay kabul eder hediyemi.
Yeterince yanıyor canım. Sanırım ayla buluşmamız sona erebilir. Yönümü değiştiriyorum. Ne yapacağımı bilemez haldeyim. Mor yığınlar var karşımda buluta benzer (sadece onlar kadar temiz değil), üzerlerine uzanıyorum. Ayaklarımdan kanlar süzülüyor, pantolonumun paçaları berbat oldu. Artık eve dönemez durumdayım. Gerçi nasıl olsa istemiyorlar beni orada. Ne önemi var.?
Küçüklüğüme, geçmişe dönmeyi istemişimdir hep. Yasemin kokulu sabahlara ve nar ağacının gölgesiyle korkudan uyandığım gecelere... Tam istediğim vakte olmasa da geçmişe döndürdün beni. Aynaya baktığımda (bir tanesine denk gelmişimdir mutlaka, çünkü korkudan bakamazdım) maskemin altında yaratıktan başka bir şey bulamadığım yıllar (şu ana kadar daçok farklı hissetmiyordum açıkçası, belki eskisine göre görmemezlikten gelebiliyordum biraz olsun). Bana farklı maskeler takmamı söylüyorsun;
kendimi iyi hissedeceğimi, değişeceğimi, hatta bunun aya gitmenin 8. yolu olduğunu. Gözleri boyamanın gerekliliğine inanmışsın. Ben de inanırdım eskiden. İkimiz de acı çekmişiz bu yüzden ve bunun karşısında edindiğimiz tutumlar bizi farklılaştıran: Sen boyalarına tutunmaya devam etmişsin. Bense onları terk edip kendi boyalarımla yeni bir yol çizmeye çalışmışım kendime. Sen kendine yeni vitrinler buluyor, göğsündeki yarayı gösterip "Bakın ben de yara alabiliyorum aslında ama almıyorum!" diyor, yine kandırıyorsun kendini ve etrafını. Oysa akşam başını katmanlarına yasladığında ay seni de ziyarete geliyor, eminim. Ben daha ziyade, yine tamamını olmasa da (bu insanın yüz derisini soyması gibidir demişti biri) gerçeğin büyük kısmını boyalarımla gösteriyorum insanlara. Güzel göstermek istediğim terlerimi de kendim çiziyorum, yaratıyorum. Vitrin de olsa hazıra konmak yok bende. Yaptığım doğru mu? Sen mi hatalısın? Bir şey diyemem, herkes kendi hayatını yaşar ve doğrusu kendinedir. Kaldı ki ikimiz de acı çekmeye devam ediyoruz seçtiğimiz yollarla. Ama benim doğru gördüğüm yol bu. Eğer bir şekilde yollarımız keşismeyecekse de bırakalım öyle olsun, ben yalnız devam etmeye alışığım. Sen yalnız kalmazsın çok, alışverişi seversin, sabah kalktığında "Hangi maskemi takmalıyım?" derdin olmaz; ne takman, nasıl davranman gerektiğini bilir ve ona göre davranırsın. Ama ilişkiler maske çıkarmak için vardır, unutma. Kabuğunda ne kadar çok katman varsa, karşındakini korkutup kaçırman ya da tekmelenmen o kadar doğaldır. Çünkü insanlar bu katmanların özündeki çekirdeği görmeye çok uzaktır, tahmin bile edemezler. Ve gizem, orospular için oldum olası çekici olmuştur.
Tutmak istediğin yolun aslında bu olmadığını ama daha kolay geldiği için bu yolu seçtiğini düşünüyorum. Bunu tartışma olanağımız olmadı hiç, olmaz da sanırım bir daha, sana kendi yolumu anlatmayı isterdim... Ama ne demişler bir şarkıda?
In another life,
when we are cats...
Sevgilerle.
26.07.08//01:10
J.
"Hard rain falling down, there's no need to complain
We fall just as hard to the ground each and every day."
~Atomica
Merhaba sevgili ezik günlüğüm. Evet, yine uyuyamadım, korktum karanlıktan.
(*)Bugün bir ağaç büyüdü günlüğüm. Aslında karşıdan sevimli görünen, ama benim büyümesini içten içe istemeidğim bir ağaçtı. Neden mi istemiyorum? İrdelemedim, artık sığ ve sorunsuz yaşıy... Neden aklıma soktun ki şimdi bunu! Benim büyütmek istediğim bir ağaç olabilir mi diye düşünmedim değil, benim suladığım, emek verdiğim, uğruna savaşıp ter döktüğüm. Güzel olurdu; evet, hatta uzun zamandır aradığımın bu olduğunu da biliyorsun ama benim istediğim ağaç bir kavak değil, bir söğüt. Ve ilk defa ağacımı seçmeme izin var!
(*)Eğer birileri bir şey yapmazsa her şey suya d-ön-üşecek!
(*)İnsanın dokunduğunu kurutması böyle bir şey olsa gerek. Yağmur durmak bilmiyor günlüğüm, artık büyütmek istemediğim ağaç iradem dışında büyümeye başladı ve fazla sudan çürümek üzere. Mahvoluyorum. Hedda Gabler'a özenmemek elde değil böyle akşamlarda.
(*)Bir çift et parçası, birkaç koku molekülü nasıl bu kadar vazgeçilemez olabilir?
(*)Bir parça huzur için bu kadar gözyaşı döktüğüme inanamıyorum.
(*)Hala cevap yok. Yıkılmaya yüz tutmuş bir harabeden farksızım. Toparlanamıyorum. Gerçi etrafım böyle bokla çevrilmişken toparlanmam neye yarar... Tımarhaneden sağlıklı bir ibçimde çıkmak imkansız!
(*)Delirmek üzereyim. Daha fazla kriz isemiyorum... Artık yazamıyorum!
Not: Yaz aylarından ve hava sıcaklığının hormonların rahat çalışabileceği optimum sıcaklığa gelmesinden tiksiniyorum.
herhangi.bir.gün//kriz:anı
We fall just as hard to the ground each and every day."
~Atomica
Merhaba sevgili ezik günlüğüm. Evet, yine uyuyamadım, korktum karanlıktan.
(*)Bugün bir ağaç büyüdü günlüğüm. Aslında karşıdan sevimli görünen, ama benim büyümesini içten içe istemeidğim bir ağaçtı. Neden mi istemiyorum? İrdelemedim, artık sığ ve sorunsuz yaşıy... Neden aklıma soktun ki şimdi bunu! Benim büyütmek istediğim bir ağaç olabilir mi diye düşünmedim değil, benim suladığım, emek verdiğim, uğruna savaşıp ter döktüğüm. Güzel olurdu; evet, hatta uzun zamandır aradığımın bu olduğunu da biliyorsun ama benim istediğim ağaç bir kavak değil, bir söğüt. Ve ilk defa ağacımı seçmeme izin var!
(*)Eğer birileri bir şey yapmazsa her şey suya d-ön-üşecek!
(*)İnsanın dokunduğunu kurutması böyle bir şey olsa gerek. Yağmur durmak bilmiyor günlüğüm, artık büyütmek istemediğim ağaç iradem dışında büyümeye başladı ve fazla sudan çürümek üzere. Mahvoluyorum. Hedda Gabler'a özenmemek elde değil böyle akşamlarda.
(*)Bir çift et parçası, birkaç koku molekülü nasıl bu kadar vazgeçilemez olabilir?
(*)Bir parça huzur için bu kadar gözyaşı döktüğüme inanamıyorum.
(*)Hala cevap yok. Yıkılmaya yüz tutmuş bir harabeden farksızım. Toparlanamıyorum. Gerçi etrafım böyle bokla çevrilmişken toparlanmam neye yarar... Tımarhaneden sağlıklı bir ibçimde çıkmak imkansız!
(*)Delirmek üzereyim. Daha fazla kriz isemiyorum... Artık yazamıyorum!
Not: Yaz aylarından ve hava sıcaklığının hormonların rahat çalışabileceği optimum sıcaklığa gelmesinden tiksiniyorum.
herhangi.bir.gün//kriz:anı
I.
"Zaten ne çirkin olur şu upuzun burundan yere düşmesi,
billur gibi bir gözyaşının?"
~Cyrano de BERGERAC
Sen de gökyüzüne bakıyor musun acaba şu an? Kabul etmek durumundayım, bu düşük bir ihtimal ama yine de bir ihtimaldir çoğu zaman insanı harekete geçmekten alıkoyan. Ve harekete geçmek ne yazık ki her zaman "iyi" sonuçlar doğurmaz.
Her tarafım kan ve irin kaplı, kendimden tiksiniyorum senin yanında. Yanlış anlama; sana özel değil bi duygu -üstüne alınmadın umarım- sanırım bu kadar pürüzsüz görünmenden kaynaklanıyordur, bilemiyorum.
Sana bir kılıç doğrultmamın sebebini çözebilmiş değilim, belki kirletmeme arzusu, belki yenilgi korkusu; sanıyorum senş yenmekten bile korkuyordumç Yenmekle yenilmek arasında küçük bir fark vardır çünkü; iki sonuçta da hayatın durumu değişir ve acı çeker, uğraşırsınız, sadece yenilgide yendiğinizde acıdığından biraz daha acır canınız. Ama sanırım bunlar çok da önemli değil. Eh, bu da en iyi yazılarımdan biri değil.
Ucunu göremediğim (hatta sadece varış noktasını değil, yolun kendisini de kestiremediğim) bir yolcukuğa çıkıyorum. Haritam yok, hiçbir şey net değil içimdeki çocuktan başka. Yaptığımın delilik olduğunun da farkındayım. Ne yaparsın, annemin karnından çıkmaya çalışırken kafamı böbreklerine çarptığımdan mıdır nedir, o zamandan beri yaptığım hiçbir hareket tutarlı değil.
Kıskanıyorum seni.
Lanet.
06.06.08//05:16
billur gibi bir gözyaşının?"
~Cyrano de BERGERAC
Sen de gökyüzüne bakıyor musun acaba şu an? Kabul etmek durumundayım, bu düşük bir ihtimal ama yine de bir ihtimaldir çoğu zaman insanı harekete geçmekten alıkoyan. Ve harekete geçmek ne yazık ki her zaman "iyi" sonuçlar doğurmaz.
Her tarafım kan ve irin kaplı, kendimden tiksiniyorum senin yanında. Yanlış anlama; sana özel değil bi duygu -üstüne alınmadın umarım- sanırım bu kadar pürüzsüz görünmenden kaynaklanıyordur, bilemiyorum.
Sana bir kılıç doğrultmamın sebebini çözebilmiş değilim, belki kirletmeme arzusu, belki yenilgi korkusu; sanıyorum senş yenmekten bile korkuyordumç Yenmekle yenilmek arasında küçük bir fark vardır çünkü; iki sonuçta da hayatın durumu değişir ve acı çeker, uğraşırsınız, sadece yenilgide yendiğinizde acıdığından biraz daha acır canınız. Ama sanırım bunlar çok da önemli değil. Eh, bu da en iyi yazılarımdan biri değil.
Ucunu göremediğim (hatta sadece varış noktasını değil, yolun kendisini de kestiremediğim) bir yolcukuğa çıkıyorum. Haritam yok, hiçbir şey net değil içimdeki çocuktan başka. Yaptığımın delilik olduğunun da farkındayım. Ne yaparsın, annemin karnından çıkmaya çalışırken kafamı böbreklerine çarptığımdan mıdır nedir, o zamandan beri yaptığım hiçbir hareket tutarlı değil.
Kıskanıyorum seni.
Lanet.
06.06.08//05:16
Subscribe to:
Posts (Atom)
