Wednesday, August 13, 2008

M.

"No joy would flicker in her eyes,
Broodring sadness, came to arouse."

~Opeth, Face of Melinda


Bedenmle beraber evin yolunu tuttuk. Hava serin ve nemli ,hafif bir sis tabakası var denizin üzerinde, boğucu; Tanrının ağladığı sabahlara benziyor. Bedenime ayaklarını yıkamamasını emrettim, kirlenmekten korkmamayı öğretmetye çalışıyorum ona. Çünkü yaşadığımız dünyanın yegane gerçeği varsa o da onu kirlettiğimizden dolayı bizden öç aldığıdır. Göze göz dişe diş... Bu anlamda bir daha doğayı takdiretmemek elde değil, şu anda ben bunun işkencesini çekiyorum ziyadesiyle. Katmanlarım da onun yüzünden var, beynimin yaşadığı karmaşa ve beraberinde gelen acı da onun eseri. Allah kimseyi mental işkenceyle terbiye etmesin demiş atalarımız. İyi de etmişler.


'Seni istiyorum, sana ihtiyacım var ve eninde sonunda sahip olacağım.'. Her şeyin ve herkesin bana tapmasını istemek çok bir şey olmasa gerek. Karşımdaki kadının kollarında uyuyan küçük kızın kirpiklerinden dökülen yıldızlar kadar masum ve içten bu isteğim. Huzur ve tatmin... Bir demetkasım çiçeği belki de. Kadınla iletişim kurmaya çalışıyorum günlerdir. Kabul etmek istemiyorum onun da diğerleri gibi olduğunu -bencil ve umursamaz- ya da olması ihtimalini. Yüzlerinde sıcaklığı, beraberliklerinde huzuru görüyorum, duyumsayamıyorum ama gözlemleyebiliyorum, anlayabiliyorum. Bir çuval dolusu gözyaşıma karşılık bana huzurlarını satarlar mı acaba? (kendime not: Bunu araştır derhal!)


Susuzluktan ölmek üzereyim, vücudumda böcekler geziniyor, sanırım sonunda ortak bir karara varıp beni kemirmeye başladılar. Sadece yanlış bedene geldiklerinin farkında değiller. Açılan her delikten kanla beraber irin ve umutsuzluk fışkırmakta. Yakında bütün böcekler benim gibi olacaklar. Benim gibi olmaya katlanamayacakları için de intihar edecekler sonunda. 'Ben'olmaya katlanabile/n/cek tek kişi benim. Böceklerim ve ben fırın tepsisinden bozma kızağımızla terk ediyoruz burayı, sonsuza dek! Zaten çıktığımız yolda önce böcekleri tarafından yenen ben, kişilik zehirlenmesinden de böcekleirm ölecek; bir ebediyet gezisi olacak bizimkisi.



bilememelerdindorukları

L.(out of subject)

Bu yazıyı seriden çıkarmaya karar verdim. Benim monoloğum olarak kalsın bu. Hem benim Victor Shklovsky'den L. neyim eksikmiş, bir adet 19. mektup olsun...
bugün nedense tozlu raflara uzanıp ilkokul defterlerini karıştırma günü. Psikolojik olarak atlatabilsem de nesnel olarak geride bırakamıyorum geçmişi. Garip bir olgu benim için. Beynimi kazıyıp kıvrımlarından arındırmak istiyorum. Ama herkesinki gibi bir ailem var ve benimki de heresinki gibi bir hayat; o yüzden kan akıtmaya izin yok.

.:*:. Ayaklarımı kanatmamdan bu yana (yere bastığım için oraları görmüyor kimse ama bileklerim fazla ortada ve fazla beyaz) pek bir şey değişmedi içimde. Hala ikilemime bir çözüm bulamadım. Yarın bir bilene sormalıyım. Bu arada, evet, hala kimse dinlemiyor beni...

.:*:. İnsanlardan birbirlerini kırdıkları için tiksiniyorum ama ben de kırıyorum onları. Kendimden zaten her halükarda tiksiniyorum ama başkaları bunu bilmek istemiyor o yüzden içimde kalmalı/kalması herkes için daha iyi.

.:*:. Gerçekten embesilim galiba, bir şey anlayamıyorum. İnsanlar bu kadar rahat bir biçimde açıklığı savunabiliyor ama diğer yandan da bir o kadar iki yüzlü ve kapalı oluyor. Hatta ben savunduğumla aynı kişi olduğum için zarar görüyor ve dışlanıyorum. Gerçekten kafamı kurcalıyor bunlar ama bir türlü çözüm bulamıyorum. Sanırım istediğim hayatın anlamının avuçlarıma bırakılması (Cengiz Üstün'e saygılar!)

.:*:. Belki yazarak irdelemek yardımcı olur.

Kendimden nefret ediyorum. Hem fiziksel hem de mental olarak. Sanırım arkadaşlarım bunu sadece fiziksel olarak algılayıp kişisel gelişim kitapları tadında "Aaa, kendine bakmıyorsun ki Merve!"diyorlar. Benim bir kızın kendine bakmasından algıladığım saçlarını taraması, uyumlu giyinmesi (mor elbise+mor oje= + ,mor elbise+yeşil oje= - ), kuaföre gitmesi, cildini temizlemesi, oturup kalkmayı bilmesi, yerinde davranması, küfretmemesi, büyümesi vs. Fiziksel olarak nefret ediyorum kendimden ve o kadar çok şeyden nefret ediyorum ki değişimin imkansızlığını görüp vazgeçiyorum. Beynimi değiştirmemse zaten olağandışı. Onunla yaşamayı öğrenmem gerekli ama beceremiyorum bunu. Doğru gördüğüm bu ama insanlar tarafından değerli görülmediği için işe yaramaz olduğumu hissediyorum.

.:*:. (Düzgün yazmaya karar verdim. Güzelim defteri de hayatıma benzetmek istemedim.) Mantıksal olarak bu doğru değil elbette; ben bana göre doğru olan neyse onun arkasında durmalıyım kimsenin ne dediğine bakmadan, ama ben onaylanmadan yaşayaiblen biri değilim. Yaptığım şeyler başkaları tarafınfan doğrulanmalı ve uygulanmalı. Resmin tamamına baktığımda umutsuzluk ve koca bir ütopya (Distopya mı demeliydim?)dan başka bir şey göremiyorum. Düzen işi gerçekten hoşuma gitti. Galiba gerçekten hastayım bu konuda.

.:*:. Benim gibi düşünenler yalnız mı kalmalı peki? Birbirimize tutunamıyorsak ne yapmalıyız... Acaba işler yolunda gider mi diye düşünmekten alamıyorum kendimi, iğrenç geliyor böyle bir şeyin düşüncesi bile ama babamın sözlerini de çıkaramıyorum aklımdan: "Önemli olan bir şeyleri gençken yaşamak." Peki genç olduğum zaman dilimi içerisinde benimle yaşayanlar böyle düşünmüyorsa, benimle aynı düşüncenlerle de olmuyorsa o zaman ne olacak? Sanırım tek yol çürümek bizim için.

.:*:. Kitaplarda yaşamaktan bıktım artık. Parçalarım başka başka odalardan yuvarlanarak ortada bir yerlerde birleşip hamur gibi yapışıyor birbirine. Saçmalıyorum, 300 puanlık yaktım, sanırım yatma vaktim geldi.


İyi bak kendine...




29.07.08//02:47

K.

"Kahramanlar biz ne isek o değillerdir."

~Gündüz VASSAF



Bu ikilemi yaşama sebebimi açıkla bana. Ya da bunları hak edecek ne yaptığımı. Bir insanın aklını nasıl bu kadar kurcalayabildiğini. Yine de sana kızgın olmadığımı bilmelisini elime kalemi aldırıp kağıda sarılmama neden olan herkese ve her şeye minnettar oldum. Bundan sonra da kalacağımı düşünüyorum.

Yürüyorum. İnceden yağmurun çiselediğini söylememe gerek yok sanırım. Yağmur yağdırıyorum ikimiz için bu geceye özel. Saçlarından düşen damlaları toplayıp onlarla arınmayı tercih ederdim tabi ama şu an için tek seçeneğim kendi gözyaşı havuzumda boğulmak. Bunun için öncelikle ayaklarımda yaralar açmalıyım. Kirpiklerimi yolup denize savuruyorum işe yarar umuduyla. Belki bu sefer ay kabul eder hediyemi.

Yeterince yanıyor canım. Sanırım ayla buluşmamız sona erebilir. Yönümü değiştiriyorum. Ne yapacağımı bilemez haldeyim. Mor yığınlar var karşımda buluta benzer (sadece onlar kadar temiz değil), üzerlerine uzanıyorum. Ayaklarımdan kanlar süzülüyor, pantolonumun paçaları berbat oldu. Artık eve dönemez durumdayım. Gerçi nasıl olsa istemiyorlar beni orada. Ne önemi var.?

Küçüklüğüme, geçmişe dönmeyi istemişimdir hep. Yasemin kokulu sabahlara ve nar ağacının gölgesiyle korkudan uyandığım gecelere... Tam istediğim vakte olmasa da geçmişe döndürdün beni. Aynaya baktığımda (bir tanesine denk gelmişimdir mutlaka, çünkü korkudan bakamazdım) maskemin altında yaratıktan başka bir şey bulamadığım yıllar (şu ana kadar daçok farklı hissetmiyordum açıkçası, belki eskisine göre görmemezlikten gelebiliyordum biraz olsun). Bana farklı maskeler takmamı söylüyorsun;
kendimi iyi hissedeceğimi, değişeceğimi, hatta bunun aya gitmenin 8. yolu olduğunu. Gözleri boyamanın gerekliliğine inanmışsın. Ben de inanırdım eskiden. İkimiz de acı çekmişiz bu yüzden ve bunun karşısında edindiğimiz tutumlar bizi farklılaştıran: Sen boyalarına tutunmaya devam etmişsin. Bense onları terk edip kendi boyalarımla yeni bir yol çizmeye çalışmışım kendime. Sen kendine yeni vitrinler buluyor, göğsündeki yarayı gösterip "Bakın ben de yara alabiliyorum aslında ama almıyorum!" diyor, yine kandırıyorsun kendini ve etrafını. Oysa akşam başını katmanlarına yasladığında ay seni de ziyarete geliyor, eminim. Ben daha ziyade, yine tamamını olmasa da (bu insanın yüz derisini soyması gibidir demişti biri) gerçeğin büyük kısmını boyalarımla gösteriyorum insanlara. Güzel göstermek istediğim terlerimi de kendim çiziyorum, yaratıyorum. Vitrin de olsa hazıra konmak yok bende. Yaptığım doğru mu? Sen mi hatalısın? Bir şey diyemem, herkes kendi hayatını yaşar ve doğrusu kendinedir. Kaldı ki ikimiz de acı çekmeye devam ediyoruz seçtiğimiz yollarla. Ama benim doğru gördüğüm yol bu. Eğer bir şekilde yollarımız keşismeyecekse de bırakalım öyle olsun, ben yalnız devam etmeye alışığım. Sen yalnız kalmazsın çok, alışverişi seversin, sabah kalktığında "Hangi maskemi takmalıyım?" derdin olmaz; ne takman, nasıl davranman gerektiğini bilir ve ona göre davranırsın. Ama ilişkiler maske çıkarmak için vardır, unutma. Kabuğunda ne kadar çok katman varsa, karşındakini korkutup kaçırman ya da tekmelenmen o kadar doğaldır. Çünkü insanlar bu katmanların özündeki çekirdeği görmeye çok uzaktır, tahmin bile edemezler. Ve gizem, orospular için oldum olası çekici olmuştur.

Tutmak istediğin yolun aslında bu olmadığını ama daha kolay geldiği için bu yolu seçtiğini düşünüyorum. Bunu tartışma olanağımız olmadı hiç, olmaz da sanırım bir daha, sana kendi yolumu anlatmayı isterdim... Ama ne demişler bir şarkıda?


In another life,
when we are cats...


Sevgilerle.





26.07.08//01:10

J.

"Hard rain falling down, there's no need to complain
We fall just as hard to the ground each and every day."

~Atomica


Merhaba sevgili ezik günlüğüm. Evet, yine uyuyamadım, korktum karanlıktan.


(*)Bugün bir ağaç büyüdü günlüğüm. Aslında karşıdan sevimli görünen, ama benim büyümesini içten içe istemeidğim bir ağaçtı. Neden mi istemiyorum? İrdelemedim, artık sığ ve sorunsuz yaşıy... Neden aklıma soktun ki şimdi bunu! Benim büyütmek istediğim bir ağaç olabilir mi diye düşünmedim değil, benim suladığım, emek verdiğim, uğruna savaşıp ter döktüğüm. Güzel olurdu; evet, hatta uzun zamandır aradığımın bu olduğunu da biliyorsun ama benim istediğim ağaç bir kavak değil, bir söğüt. Ve ilk defa ağacımı seçmeme izin var!

(*)Eğer birileri bir şey yapmazsa her şey suya d-ön-üşecek!

(*)İnsanın dokunduğunu kurutması böyle bir şey olsa gerek. Yağmur durmak bilmiyor günlüğüm, artık büyütmek istemediğim ağaç iradem dışında büyümeye başladı ve fazla sudan çürümek üzere. Mahvoluyorum. Hedda Gabler'a özenmemek elde değil böyle akşamlarda.

(*)Bir çift et parçası, birkaç koku molekülü nasıl bu kadar vazgeçilemez olabilir?

(*)Bir parça huzur için bu kadar gözyaşı döktüğüme inanamıyorum.

(*)Hala cevap yok. Yıkılmaya yüz tutmuş bir harabeden farksızım. Toparlanamıyorum. Gerçi etrafım böyle bokla çevrilmişken toparlanmam neye yarar... Tımarhaneden sağlıklı bir ibçimde çıkmak imkansız!

(*)Delirmek üzereyim. Daha fazla kriz isemiyorum... Artık yazamıyorum!



Not: Yaz aylarından ve hava sıcaklığının hormonların rahat çalışabileceği optimum sıcaklığa gelmesinden tiksiniyorum.




herhangi.bir.gün//kriz:anı

I.

"Zaten ne çirkin olur şu upuzun burundan yere düşmesi,
billur gibi bir gözyaşının?"

~Cyrano de BERGERAC



Sen de gökyüzüne bakıyor musun acaba şu an? Kabul etmek durumundayım, bu düşük bir ihtimal ama yine de bir ihtimaldir çoğu zaman insanı harekete geçmekten alıkoyan. Ve harekete geçmek ne yazık ki her zaman "iyi" sonuçlar doğurmaz.

Her tarafım kan ve irin kaplı, kendimden tiksiniyorum senin yanında. Yanlış anlama; sana özel değil bi duygu -üstüne alınmadın umarım- sanırım bu kadar pürüzsüz görünmenden kaynaklanıyordur, bilemiyorum.

Sana bir kılıç doğrultmamın sebebini çözebilmiş değilim, belki kirletmeme arzusu, belki yenilgi korkusu; sanıyorum senş yenmekten bile korkuyordumç Yenmekle yenilmek arasında küçük bir fark vardır çünkü; iki sonuçta da hayatın durumu değişir ve acı çeker, uğraşırsınız, sadece yenilgide yendiğinizde acıdığından biraz daha acır canınız. Ama sanırım bunlar çok da önemli değil. Eh, bu da en iyi yazılarımdan biri değil.

Ucunu göremediğim (hatta sadece varış noktasını değil, yolun kendisini de kestiremediğim) bir yolcukuğa çıkıyorum. Haritam yok, hiçbir şey net değil içimdeki çocuktan başka. Yaptığımın delilik olduğunun da farkındayım. Ne yaparsın, annemin karnından çıkmaya çalışırken kafamı böbreklerine çarptığımdan mıdır nedir, o zamandan beri yaptığım hiçbir hareket tutarlı değil.

Kıskanıyorum seni.

Lanet.




06.06.08//05:16

H.

"Birkaç gelişigüzel laf dışında hiç konuşmamıştım onunla,
ama adı çılgın kanıma bir çağrı gibiydi…”
~ James JOYCE

Avucunda ufalayıp parmaklarının arasından cömertçe sonsuzluğa savurduğun gözlere bakakalmıştım.
"Bu dünya görmek ve görülmekten ibarettir." derdin her zaman. Her şeyden emin bir havan vardı.
Hatta hatırlıyorum da, eve gider gitmez eski-yeni ne kadar maskem varsa ortaya döküp 'kendinden
emin' ifadesini aramıştım- ne var seni kıskandıysam? Sonradan idrak etmiştim ki, 'kendinden emin'
maskemi 3. sınıftayken hayatının yükünü taşıyamadığım için benden hıncını çıkarma kararı alan yaşlı
teyze kırmıştı.

Onaramadığım için çöpe atmıştım.

Hayat bilgisi dersinde öyle öğütlemişti Ayşe bize. (bkz. Ayşe ipi tut.)

Okuluma gidip geliyorum düzenli olarak; hani hafta sonuna ders koysalar ona bile gideceğim. Bir an
önce senin boyunda olmak istiyorum çünkü.
__________________________________
Aynı boyda olsak sorun kalmaz değil mi?


Şans eseri yolda karşılaştığımız gün başımı okşamış ve kulağından bir kibrit kutusu çıkarıp bana
vermiştin; bir tavus kuşu vardı içinde. Kutuyu her açtığımda Yalin söylemeye başlardı kuş, en çok da
bunun için severdim onu. Bir de şu vardı tabi, cömertliğinden bu kuş bile, aşağılamıyorum sakın
yanlış anlama beni, nasibini almıştı. Gözleri olmuştu. Hem de bir sürü. Hayatında en çok sevdiğin
yaratığın o olduğunu düşünmüştüm o vakitler ama şimdi aynı şeyi düşünmeye cesaret edemiyorum.
Sevdiklerin konusunda da cömert olmana dayanamam.


Eve ceplerim dolu geliyorum her gün, annem çok kızıyor bana. Yakalanmamanın bir yolunu
bulmalıyım çünkü kapıda boşaltmak zorunda kalıyorum ceplerimi. Dilimin döndüğünce anlatıyorum
anneme durumu ama sanırım görmezden gelmekte kararlı. Sana bir sır vereyim, koleksiyon yapmaya
çalışıyorum aslında ama şu ana kadar birkaç hayal ve 2 içi boş konuşma balonu dışında bir şey
katamadım koleksiyonuma. Bir filmde görmüştüm; adam hoşlandığı kızı koleksiyonunu göstermek
amaçlı evine çağırıyordu, belki sende de işe yarar? ! Ve biliyor musun, en çok da güneşle ayı içeri
almama izin vermemesine kızdım. Hayatlarımızı kirletirlermiş. Ben korkmuyorum kirlenmekten,
duyuyor musun beni? Hem ne olurmuş kirlenirsek, sabun getirir evden yıkarım hayatlarımızı bir güzel.
Kuruturum da, üşüyüp de hasta olmazsın böylece. Sadece, hayatlarımızı ipe dizerken yardımına
ihtiyacım olabilir –tabure yetmiyor her zaman-, hem belki de bize gelişinin nedeni bu olur ha?
Hayatlarımızın birbirine karışması?

19. omuriliğimi söküp cebimden çıkardığım mor bir mendile sardım. Dünya buna beklediğim
tepkiyi vermedi. Daha ne yapılabilir bilmiyorum, çaresizliğimi hissediyorum attığım her adımda.
Adım atmayayım diyorum, daha da feci! Saatimin kadranındaki camı kırıp içinde ne varsa yedim
sıkıntıdan; akrep, yelkovan -saatleri bile yedim biliyor musun? Oysa ki severdin sen saatleri.


Soyduğu saat kabukları önünde dağlaşmaya başladığı vakit yanlış giden bir şeyler
olduğunu idrak ediyor insan. Dürtüklenmeden bir iş becermem söz konusu değildir zaten.

Kirpiklerimden atkı örmeye başladım. Güzel olursa şayet, tavus kuşuna karşılık sana
hediye etmeyi düşünüyorum. Gecenin rengi koyulaşıyor gitgide. Işığı bile el yordamıyla
buluyorum artık. İlmek kaçırmam an meselesi!

I-ıh, yeterince beğenmedim.

Vakit geçirmeye çalışıyorum, saçmalamanın sınırlarına dayanmak üzereyim... Gözüme
kibrit kutusu ilişti bir an için, içine girmeyi denedim. Başlangıçta her şey gayet iyiydi ama konuşmaya
çalıştığımda tahmin ettiğim şeyin olduğunu gördüm: ben tastamam sığmıştım ama sesim sığmıyordu
kutuya. Şimdi kocaman bir seçim yapmalıyım.

Ya beni istemeyen bir dünyaya dahil olacak ya da kendi dünyamı yaratacak ve sonsuza kadar
sessiz kalacağım.



Jeaquline



6-7 aralık 2007 köprüsü

Sunday, February 3, 2008

E.

"Ağlatıyor akşamlar, ağladım, çok ağladım!
Ayışığı insafsız, güneşler acımasız..."

~ A.RIMBAUD



Işık hareket etmemeli!
Dünya bu kadar acımasızca ezip geçmemeli üzerinde
yaşayan insanları, savurmamalı bir köşeye. Benim
gibi minicik bir varlığın bile bir işe yararlılığı
vardır.


Ben sizi egolarınızdan özgür kılarım!
Kendinizi iyi ve gücende hissettirir, bir arkadaş daha
edindiğinizi düşündürür, asla yanınızdan ayrıl-
mam. Hatta içinizde giderken beni de yanınızda götürme
ihtiyacı bile uyandırırım.



Ben sizi benliğinizden özgür kılarım!
Kendi bedeninizden çıkmanızı, benimle uçmanızı; ne olduğu-
nuzdan, ne olacağınızdan çok çok uzaklara seyahat edebilmeni-
zi sağlarım. Bulutlarınız turuncuya boyanıverir; isterseniz
Betty Boop, isterseniz Captain America olursunuz. Ben de size
kimsenin karışmamasını sağlarım.



Ben sizi acılarınızdan özgür kıalrım!
" formülünden yola çıkarak..." bütün insanların acı çektiği sonucuna varabiliriz.
inanamayacaksınız ama ben bile acı çekebiliyorum bazen. Neden kendimi bu kadar açığa çıkardım
bir anda bilmem. Bana bakmanızı istemiyorum, odaklanmanız gereken kişi ben değilim, kendinizsiniz.
Uyuyabilirsiniz daha ineceğimiz yere gelmedik.


Ben sizi düşünmeniz gerekenlerden özgür kılarım!
Altlarında ezilmeniz gereken ağırlıklarınızın altında ezilirsiniz siz -yani daima sizden bekleneni yapar,
beklenen olursunuz."Bir trenin tik takları arasında kaybolursunuz." Camus'nün de dediği gibi. Bazen
o tren durur, uykunuzdan hafifçe uyanır ve bakarsınız etrafınıza. Ben de sizin benden beklediklerinizi yapmak için
oradayımdır."Uyuyabilirsin, daha ineceğimiz yere gelmedik."


Ben sizi maskelerinizden özgür kılarım!
Gardrobunuzu taşımanıza gerek yoktur benimle, çünkü sizi her türlü sevip beğeneceğime inanırsınız derinden.
En son ne zaman bu kadar çıplak, bu kadar SİZ olarak -ama bir yandan da ıdanuzun kokuşmuş duvarları dışında
canlı bir varlığın yanında- dolaşabildiğinizi sorarsınız kendinize.Hatırlayamazsınız ve çocukluğunuza
yapıştırırsınız damgayı (hep öyle yapmaz mısınız zaten) -aslında asla olmamıştır öyle bir an.


Ben sizi yalnızlığınızdan özgür kılarım!
"Daima yanımda olacak kişiler" hanenizde en başta yer almam şaşırtmaz beni. Arkanıza baktığınızda dünyanın acı
boşluğu yerine seslenebileceğiniz birinin bulunması (ya da bulunacağı fikri) her daim ısıtmıştır içinizi. Bu yüzden
dersiniz ki "Aa, evet o hep orada durur. Ne daha yakın, ne daha uzak. Tabi, tabi onun arkadaş olmadığı/olamadığı
kimse yoktur. Gidip tanışabilirsiniz."


Ben sizi ağırlığınızdan özgür kılarım!
Kalbinizdeki böcekleri temizlemek de benim görevimdir. Görev demek yanlış olabilir, mutualist bir ilişki bizimkisi.
Ben o böceklerle beslenirken siz de rahatlamış olursunuz. Hayır, bunda utanılacak bir yan yoktur, hiçbir zaman da
olmamıştır. Elbette çıkar gözetilir ama bu sizin çıkarınız olur hep. Kaybetmez kazanırsınız devamlı. Buysa sizi daha
çok hafifletir, hafifletmiştir her zaman.


Işık hareket etmemeli!
Dünya bu kadar acımasızca ezip geçmemeli üzerinde yaşayanları, savurmamalı bir köşeye.



Benim gibi minicik bir varlığın -bir sülüğün- bile bir işe yararlılığı vardır.

Monday, January 7, 2008

D.

"If the cell becomes aware, metabolism collapses..."

Şekiller bir anlam kazanmaya başlıyor yavaştan. İzinsiz ve arsız bir şekilde camdan içeri girmeye çalışan sarışın bir çocuk var. Bıkmıyor beni rahatsız etmekten. Tek yapabileceğim gitmesini beklemek. Yatağımın başında Berlin Flarmoni Orkestrası duruyor. Böyle vakitlerde onlar bile beynimin içinde dolanan hamamböcekleri olmaktan öteye gidemiyor. Burnumdan çıkarıp kavanoza koyuyorum böcekleri. Kırmızı, siyah, yeşil, beyaz, sarı -renkler hakim gözlerime(özellikle de kırmızı). Boğazım yanıyor, yalnızlığım daha da gözüme batıyor, alışmaya çalışıyorum olmuyor,ben de tatlandırmaya çalışıyorum biraz, ters düşüyorum kendime. Gerçekleştirmem gereken eylemi elimden geldiğince ihtiyatlı yapıyorum. Her şey parçalanıyor ve parmaklarımın arasından ayaklarımın altındaki boşluğa karışıyor.Bunun olmasını istemiyorum pek, elimden geldiğince engel olmalıyım, hakim olmalıyım çevremdekilere! Benden uzaklaşmaya çalışmalarını garip karşılamıyorum doğrusu. Bir kez olsun duvarda duran tablonun şeklini almamayı dilerdim ama hücrelerime söz geçiremiyorum. Kendime bu kadar uzaklaştığımı, yabancılaştığımı hatırlamıyorum. İçgüdüsel bir şekilde bunun da önüne geçmek üzere bedenimden dışarı adım atıyorum, kırışmasın diye de askıya asıyorum bedenimi.
Notalar uçup gidiyor penceremden, sarışın çocuk hiç yapmadığı kadar sırıtıyor karşımda. Garip garip bakıyorum suratına -bakmak denirse tabi. Gözleirmi acıtıyor sarılığı. Başımı çevirmek zorunda kalıyorum. Daha tam olarak görebilmiş değilim yüzünü -hep o gülümsemesi yüzünden; bembeyaz, beynin derinliklerine işleyen. Aslında artık bir yüzü olmadığını düşünmeye başladım. Normal olmak güzel. Verilmesi gereken tepkiler vermek. Görülmeyeni ya ateşli bir biçimde inkar etmek ya da bütün benlikle savunmak. Eldivenlerim ellerimde. Beyaz ve temizler. Tıpkı mektup zarfları gibi, tek bir farkla. Eldivenler olmaları gerektiği yerde ama zarflar değil. Kelimeler keza. İçi boş konuşma balonları. Ya da kelimeler de beyaz ve insanlar beyazın tonlarını ayırt edebilecekleri şekilde programlanmışlar. Bendeyse büyük bir üretim hatası var. Belki de düşük bir modelim, kim bilebilir ki, yığınla olasılık mevcut.BÖCEKLER!



-KÜÇÜK BİR CİNNET ANI LÜTFEN HATTA KALIN-



Kavanoza kapamak için yeni türler. Yuppi! Gözüm yine tabloya takılıyor, ne yapacağımı bilemez halde dikiliyorum önünde, içimde bir şeyler ayaklanıyor, ne algılayabiliyorum ne de başa çıkabiliyorum bununla. Sadece renklerin ve çizgilerin geçmesine izin veriyorum gözlerimin önünden. Kurtulmalıyım elinden, düşüncelerinden, hareket etmeliyim,başka şeyler düşünmeliyim. Gerçek şu ki; 'ayıplanmayacağımı', garip görünmeyeceğini bilsem (gerçi benim gibi birinin garip görünmemek istemesi pek ironiktir) beynimden o kadar çok düşünce geçiyor ki. Ama bu doğama aykırı. Konuşamam.Onlardan kopamayacak kadar aşığım zincirlerime.
Gidip benedimi giymeliyim acilen. İşkenceye biri son vermeli.
Askıdan alıyorum kendimi. Perdeleri kapatıyor ve maskemi değiştiriyorum. Bu ikiyüzlülük daha ne kadar devam edebilir, kimsenin -böceklerimin bile- verebilecek bir cevapları yok.
Yeniden renkler. Bu seferki grup biraz daha değişik, grubun çoğunluğunu kahverengi kırmızı ve yeşil oluşturuyor amaparlak değiller. Bu pastel tonlar bana yokoluşu hatırlatıyor ansızın. Varlığın büyük bölümünü oluşturan su varlıktan çekilir, diğerlerininkine katılır ve ruhunuzu, beyninizi besler hale gelir.
Sarışın çocuk yavaş yavaş kovuğuna çekiliyor. Ee, ne de olsa rahatsız etmesi gereken başka bedenler, beyinler ve gülümsemesi gereken tonlarca böcek var. Keşke onun için özel olabilsem. Saedece benim böceklerime gülse mesela. Ama biliyorum ki imkanı yok bunun. Ve özel olamayacağımı anladıkça daha çok özlüyorum geceyi, daha çok korkuyorum aydınlıktan. Acımasızca onu hatırlatıyor her şey...
Yine de başa çıkabilirim bununla diye düşünüyorum. Ne de olsa bunun için programlanmışız.
Kendimi kana bulamayı planlıyordum ki kapı çaldı. Beklendiği üzere açtım. Gelen adamı tanımıyordum. Bir şeyler anlatmaya başladı bana. O an onu gerçekten dinlemek istedim ama başaramadım, beynim geçici olarak tatile çıkmış olmalıydı ya da düşünmeyi reddediyordu. Tek yapabildiğim karşıma mal mal bakmak oldu. Bir süre sonra adamın soru işaretleriyle parlayan gözlerini gördüm. Sanıyorum konuşması bitmiş, üstüne de bana soru sormuştu. Kalan son gücümle 'Afedersiniz, sorunuzu kaçırdım.' dedim. 'Ürünü almayı düşünüyor musunuz? Oldukça hesaplı çünkü.' dedi. Nezaket kuralları çerçevesinde geri çevirerek satıcıyı, yeniden yalnızlığıma gömüldüm.
Neil Hannon salondaki sehpanın üzerine bağdaş kurarak oturmuş Our Mutual Friend'i söylüyor. Kırışıklarımı kontrol ediyorum. Yerlerindeler.
Ben de karşısındaki koltuğa oturuyorum. artık hiçbir şey için gücüm kalmadı. Sarışın çocuk tamamen bana bıraktı beni. Kendimi düşünüyorum. Nasıl hücrelerime yenik düştüğümü, onların himayesi altında olduğumu. Bir vakitler hücreler arası ısvıda Ca ve K gibi iyonların olduğunu öğrenmiştim. Bu sayede zarları negatif yüklü olan hücreler bir arada durabiliyormuş. 'Yani,' demişti makale yazarı, 'bütün sıvıyı bir anda çekilebilseydi vücut dağılır ve bir hücre yığını hale gelirdi.' Bu sıvıyı vücudumdan çekmenin bir yolunu aradım, odamdaki şifonyerin 3. çekmecesinde buldum.
Saçlarımın morluğuna karışan kızıl bir hücreler-arası-sıvı şimdi benden arta kalan. Bir de insanlığı ele geçirebilecek bilinçte bir hücre yığını...

Sunday, January 6, 2008

C.

Not1: Eros'un onu affetmesi, Psyche'nin iğrenç kişiliğini ve hastalıklı merakını örtebilir miydi?

Not2: İnsan kirli doğar ve yaptığı iyiliklerin tek amacı temizlenmektir!(ya da -meye çalışmak?)

Beyaz kalmak neden bu kadar önemli ya da önemli mi neden korkuyoruz siyahtan bilinmezliği çağrıştırdığı için olabilir mi peki bilinmezlik denen şey neden bu kadar iğrenç büyütmek mantıklı değil belli değilse değildir kurcalamamak gerekir set çekme eylemi çıkmalı beynin kıvrımlarından bir daha da girmemeli hayat seyrine bırakılmalı rol yapılmalı maskeler takılmalı bencil olmalı iğrenilmeli başkasının üstüne kusmalı bırak o temizlesin sana ne teşekkür edilmemeli karşıdakinin suratına dahi bakılmamalı ne gerek var kendini yorarsın boşu boşuna zengin olunmalı evli/çocuklu olunmalı avrupa kakası/pırtlar vadisi izlenmeli hafta sonu pikniğe gidilmeli fark ettirmeden ölünmeli arada bir insan öldürmeli rahatlama amaçlı kanın sıcaklığıyla huzur bulunmalı kolunu koparmalısın bunun üstüne ıyy iğrenç demeli insanlar aldırış etmemelisin hala umursanmıyor olabilirsin seni umursayacak bir insan evladı bulunmuyordur zaten evren üzerinde yalnızlığa mahkumsun anlayacağın tadını çıkarmaya bak ne sanmıştın ya milletin ağzının suyunun aktığı elmayı sen mi yiyecektin bir de onun da seni beklediğini sandın PEH gidip üç yaşındaki çocukları kandırmayı dene işe yarar belki o kadar rezilsin ki ben bile katlanamıyorum sana insanlar nasıl katlanıyor diyeceğim ki katlanmıyorlar ki yalnızsın ha ha ha tabi ki başka bir şey olmaz senden kim umursuyor ki seni aptal dibinde oturduğun kuyuyu bile hak etmiyorsun ya sen yararlanıyorsun eline yüzüne bulaştırıyorsun bırak bari milletin işine yarasın ah doğru ya önemseme sen onu seni kullanıyorlar zaten sen takıl bırak insanlar boyasın gözlerini gökkuşağının rengine kırmızı turuncu sarı yeşil mavi lacivert mor sen inanmaya devam et insanlara çakal mı dalga geçiyor olmalısın onlar arkadaşların senin canın ciğerin hiçbir şeye değişmeyeceğin kalbini açtın onlara imkanlarını da tabi zaten maddi şeyler ha sende olmuş ha onlarda ne değeri var onlarinsa hep bir mazeretleri var ama adı üstüne işte mazeret sen sevmeye umut etmeye devam et umut etmek diyorum ama yanlış anlama canımın içi pek sevgili BEN sakın hiçbir zaman gerçekleşmeyeceğini düşünme aa tabi ki gerçekleşecek devam et devam tam gaz kendini kandırmaya kendini aslında farkındayım arada bir tek gözünü açıveriyorsun kerata seni ama üzme kendini izin vermezler buna seni isyana zorlayan şeytanın olmayı dilerdim ama yalnızca şeytanın olmayı başarabildim o yüzden çıkarlarımın yanındayım canım işin sonunda seninle beraber aynı muameleyi görürdüm ki bu canımı sıkar uyuyan güzelim benim buradan ne kadar da sevimli görünüyorsun bir de yalanların olmasa insanlara onları sevmediğin halde sevdiğini söylemesen özledim demesen ya da özlesen ve sevsen ne bileyim az biraz tutarlı olsan saçmalıyor muyum uyandırdım mı özür dilerim canım tatlı uykunu böldüm saçma sapan şeylerle tabi ki hep yanında olacağım seni bırakmak gibi bir düşüncem yok sarıl haydi bana ağla dök içini kus üstüme beni kirlet kendini as kollarımda bir kez daha ne çıkar canını kaybetmekten sağ ol benim için feda olsun demek aklıma dursun bu ilerde lazım olur NE sevmiyor muyum seni ah bebeğim yapma böyle neden uzaklaştın benden duymuyor musun beni haydi gel yanıma konuşmayacak mısın benimle keyfin bilir KALTAK sanki zerre kadar umrumdasın evet yalan söyledim sana tek istediğim kaburgalarını yarıp kalpleriyle oynadığım cnaım sıkılınca da bir kenara fırlatıverdiğim insanlar kervanına birini daha katmaktı itiraf ediyorum korkma benden biliyorum ilk defa sana bu kadar açık oluyor birileri ama yine de dehşete kapılma gidiyorsun demek ama kopamayacaksın benden keçi derisi gibi ilişkimiz üstüne kustukça ondan tiksindikçe daha da sıkılaşıyor yakınlaştırıyor bizi birbirimize ah bu da demektir ki sonsuza kadar benimlesin ölüm mü bilmiyorum o kelimenin anlamını uzun zaman önce silmiş olmalıyım beynimden bir ara büyük bir format yedim de hatırlarsın sen de ne olur ağlama kulaklarım hassastır yüksek desibele dayanamam eh evet aynen öyle kulaklarımı tırmalıyor sesin bakıyorum da sonsuza kadar ebraber olma fikri pek hoşuna gitti hah şöyle sakinleş biraz kolarını aç da omzuna yaslayayım başımı kokunu daha yakından duymuş olurum böylece biliyor musun böyle saçlarımla oynaman çok hoşuma gidiyor bir an için şaka şaka hayır bir şey söylemeyecektim en sevdiğin vazoyu kırmışsın evden çıkarken fark ettim neden yaptın bunu sinirden mi kim sinirlendirdi seni hatırlamıyor musun önemli değil o zaman hatırlamaya değecek biri değil unutalım bunu üstüne de cila çekelim istersen dursana şu köşede bildiğim bir yer var hem uzun zamandır yürüyorsun üşümüşsündür evet evet orası hiç gitmedin mi daha önce sessiz bir yerdir insanları da sevimlidir kimse rahatsız etmez seni burada üzügn olmak yakışmıyor sana toparla artık kendini bence çıkaramıyor musun içinden neyi ne olduğunu bilmediğin bir şeyi unutmak bu kadar zor olmamalı sen güleceğine söz ver ben de bu temizleme işini halledeceğime tamam mı söylemeliyim ki bakışların hoşuma gitmiyor neden kıpkırmızı oluverdin ki birden bu öfke neyin nesi korkutuyorsun beni SİAH mı bana neden doğrultuyorsun çek şunu burnumdan ne yapmaya çalıştığını bir anlasam beni öldürdüğünde sen de öleceksin biliyorsun bunu değil mi amacın ünlü olmaksa sorun değil inan ayarlanır sinirlenme ya gözlerinden alevler fışkırıyor daha önce hiç böyle görmemiştim seni tamam tamam ne olur affet beni eski halimize dönelim yalvarıyorum sana kızma bana olur mu seni seviy...


Not3. Silah kullanmak kötüdür ve yaratmadığımız şeyleir öldürme hakkımız yoktur.

Not4.Midem bulanıyor.

Not5.Benliklerin çoğulluğu bana her zaman acı vermiştir. Kimi günler bunu zenginlik olarak adlandırıyorum, kimi günler de bir hastalık, kanser gibi tehlikeli bir yayılma olarak görüyorum. Önceleri, çevremdeki tüm insanların tek bir bütünde toplanmış olduğunu düşünüyordum. Oysa 'ben' bir yığın 'benlik'ten, parçalardan oluşmuş gibiydim. Çocukken yalnızca tek bir yaşamımız olduğunu keşfettiğimde altüst olduğumu hatırlıyorum. Sanki deneyimlerimi çoğaltarak bunu telafi etmek istiyordum... - Anais NIN