Monday, January 7, 2008

D.

"If the cell becomes aware, metabolism collapses..."

Şekiller bir anlam kazanmaya başlıyor yavaştan. İzinsiz ve arsız bir şekilde camdan içeri girmeye çalışan sarışın bir çocuk var. Bıkmıyor beni rahatsız etmekten. Tek yapabileceğim gitmesini beklemek. Yatağımın başında Berlin Flarmoni Orkestrası duruyor. Böyle vakitlerde onlar bile beynimin içinde dolanan hamamböcekleri olmaktan öteye gidemiyor. Burnumdan çıkarıp kavanoza koyuyorum böcekleri. Kırmızı, siyah, yeşil, beyaz, sarı -renkler hakim gözlerime(özellikle de kırmızı). Boğazım yanıyor, yalnızlığım daha da gözüme batıyor, alışmaya çalışıyorum olmuyor,ben de tatlandırmaya çalışıyorum biraz, ters düşüyorum kendime. Gerçekleştirmem gereken eylemi elimden geldiğince ihtiyatlı yapıyorum. Her şey parçalanıyor ve parmaklarımın arasından ayaklarımın altındaki boşluğa karışıyor.Bunun olmasını istemiyorum pek, elimden geldiğince engel olmalıyım, hakim olmalıyım çevremdekilere! Benden uzaklaşmaya çalışmalarını garip karşılamıyorum doğrusu. Bir kez olsun duvarda duran tablonun şeklini almamayı dilerdim ama hücrelerime söz geçiremiyorum. Kendime bu kadar uzaklaştığımı, yabancılaştığımı hatırlamıyorum. İçgüdüsel bir şekilde bunun da önüne geçmek üzere bedenimden dışarı adım atıyorum, kırışmasın diye de askıya asıyorum bedenimi.
Notalar uçup gidiyor penceremden, sarışın çocuk hiç yapmadığı kadar sırıtıyor karşımda. Garip garip bakıyorum suratına -bakmak denirse tabi. Gözleirmi acıtıyor sarılığı. Başımı çevirmek zorunda kalıyorum. Daha tam olarak görebilmiş değilim yüzünü -hep o gülümsemesi yüzünden; bembeyaz, beynin derinliklerine işleyen. Aslında artık bir yüzü olmadığını düşünmeye başladım. Normal olmak güzel. Verilmesi gereken tepkiler vermek. Görülmeyeni ya ateşli bir biçimde inkar etmek ya da bütün benlikle savunmak. Eldivenlerim ellerimde. Beyaz ve temizler. Tıpkı mektup zarfları gibi, tek bir farkla. Eldivenler olmaları gerektiği yerde ama zarflar değil. Kelimeler keza. İçi boş konuşma balonları. Ya da kelimeler de beyaz ve insanlar beyazın tonlarını ayırt edebilecekleri şekilde programlanmışlar. Bendeyse büyük bir üretim hatası var. Belki de düşük bir modelim, kim bilebilir ki, yığınla olasılık mevcut.BÖCEKLER!



-KÜÇÜK BİR CİNNET ANI LÜTFEN HATTA KALIN-



Kavanoza kapamak için yeni türler. Yuppi! Gözüm yine tabloya takılıyor, ne yapacağımı bilemez halde dikiliyorum önünde, içimde bir şeyler ayaklanıyor, ne algılayabiliyorum ne de başa çıkabiliyorum bununla. Sadece renklerin ve çizgilerin geçmesine izin veriyorum gözlerimin önünden. Kurtulmalıyım elinden, düşüncelerinden, hareket etmeliyim,başka şeyler düşünmeliyim. Gerçek şu ki; 'ayıplanmayacağımı', garip görünmeyeceğini bilsem (gerçi benim gibi birinin garip görünmemek istemesi pek ironiktir) beynimden o kadar çok düşünce geçiyor ki. Ama bu doğama aykırı. Konuşamam.Onlardan kopamayacak kadar aşığım zincirlerime.
Gidip benedimi giymeliyim acilen. İşkenceye biri son vermeli.
Askıdan alıyorum kendimi. Perdeleri kapatıyor ve maskemi değiştiriyorum. Bu ikiyüzlülük daha ne kadar devam edebilir, kimsenin -böceklerimin bile- verebilecek bir cevapları yok.
Yeniden renkler. Bu seferki grup biraz daha değişik, grubun çoğunluğunu kahverengi kırmızı ve yeşil oluşturuyor amaparlak değiller. Bu pastel tonlar bana yokoluşu hatırlatıyor ansızın. Varlığın büyük bölümünü oluşturan su varlıktan çekilir, diğerlerininkine katılır ve ruhunuzu, beyninizi besler hale gelir.
Sarışın çocuk yavaş yavaş kovuğuna çekiliyor. Ee, ne de olsa rahatsız etmesi gereken başka bedenler, beyinler ve gülümsemesi gereken tonlarca böcek var. Keşke onun için özel olabilsem. Saedece benim böceklerime gülse mesela. Ama biliyorum ki imkanı yok bunun. Ve özel olamayacağımı anladıkça daha çok özlüyorum geceyi, daha çok korkuyorum aydınlıktan. Acımasızca onu hatırlatıyor her şey...
Yine de başa çıkabilirim bununla diye düşünüyorum. Ne de olsa bunun için programlanmışız.
Kendimi kana bulamayı planlıyordum ki kapı çaldı. Beklendiği üzere açtım. Gelen adamı tanımıyordum. Bir şeyler anlatmaya başladı bana. O an onu gerçekten dinlemek istedim ama başaramadım, beynim geçici olarak tatile çıkmış olmalıydı ya da düşünmeyi reddediyordu. Tek yapabildiğim karşıma mal mal bakmak oldu. Bir süre sonra adamın soru işaretleriyle parlayan gözlerini gördüm. Sanıyorum konuşması bitmiş, üstüne de bana soru sormuştu. Kalan son gücümle 'Afedersiniz, sorunuzu kaçırdım.' dedim. 'Ürünü almayı düşünüyor musunuz? Oldukça hesaplı çünkü.' dedi. Nezaket kuralları çerçevesinde geri çevirerek satıcıyı, yeniden yalnızlığıma gömüldüm.
Neil Hannon salondaki sehpanın üzerine bağdaş kurarak oturmuş Our Mutual Friend'i söylüyor. Kırışıklarımı kontrol ediyorum. Yerlerindeler.
Ben de karşısındaki koltuğa oturuyorum. artık hiçbir şey için gücüm kalmadı. Sarışın çocuk tamamen bana bıraktı beni. Kendimi düşünüyorum. Nasıl hücrelerime yenik düştüğümü, onların himayesi altında olduğumu. Bir vakitler hücreler arası ısvıda Ca ve K gibi iyonların olduğunu öğrenmiştim. Bu sayede zarları negatif yüklü olan hücreler bir arada durabiliyormuş. 'Yani,' demişti makale yazarı, 'bütün sıvıyı bir anda çekilebilseydi vücut dağılır ve bir hücre yığını hale gelirdi.' Bu sıvıyı vücudumdan çekmenin bir yolunu aradım, odamdaki şifonyerin 3. çekmecesinde buldum.
Saçlarımın morluğuna karışan kızıl bir hücreler-arası-sıvı şimdi benden arta kalan. Bir de insanlığı ele geçirebilecek bilinçte bir hücre yığını...

No comments: