"Birkaç gelişigüzel laf dışında hiç konuşmamıştım onunla,
ama adı çılgın kanıma bir çağrı gibiydi…”
~ James JOYCE
Avucunda ufalayıp parmaklarının arasından cömertçe sonsuzluğa savurduğun gözlere bakakalmıştım.
"Bu dünya görmek ve görülmekten ibarettir." derdin her zaman. Her şeyden emin bir havan vardı.
Hatta hatırlıyorum da, eve gider gitmez eski-yeni ne kadar maskem varsa ortaya döküp 'kendinden
emin' ifadesini aramıştım- ne var seni kıskandıysam? Sonradan idrak etmiştim ki, 'kendinden emin'
maskemi 3. sınıftayken hayatının yükünü taşıyamadığım için benden hıncını çıkarma kararı alan yaşlı
teyze kırmıştı.
Onaramadığım için çöpe atmıştım.
Hayat bilgisi dersinde öyle öğütlemişti Ayşe bize. (bkz. Ayşe ipi tut.)
Okuluma gidip geliyorum düzenli olarak; hani hafta sonuna ders koysalar ona bile gideceğim. Bir an
önce senin boyunda olmak istiyorum çünkü.
__________________________________
Aynı boyda olsak sorun kalmaz değil mi?
Şans eseri yolda karşılaştığımız gün başımı okşamış ve kulağından bir kibrit kutusu çıkarıp bana
vermiştin; bir tavus kuşu vardı içinde. Kutuyu her açtığımda Yalin söylemeye başlardı kuş, en çok da
bunun için severdim onu. Bir de şu vardı tabi, cömertliğinden bu kuş bile, aşağılamıyorum sakın
yanlış anlama beni, nasibini almıştı. Gözleri olmuştu. Hem de bir sürü. Hayatında en çok sevdiğin
yaratığın o olduğunu düşünmüştüm o vakitler ama şimdi aynı şeyi düşünmeye cesaret edemiyorum.
Sevdiklerin konusunda da cömert olmana dayanamam.
Eve ceplerim dolu geliyorum her gün, annem çok kızıyor bana. Yakalanmamanın bir yolunu
bulmalıyım çünkü kapıda boşaltmak zorunda kalıyorum ceplerimi. Dilimin döndüğünce anlatıyorum
anneme durumu ama sanırım görmezden gelmekte kararlı. Sana bir sır vereyim, koleksiyon yapmaya
çalışıyorum aslında ama şu ana kadar birkaç hayal ve 2 içi boş konuşma balonu dışında bir şey
katamadım koleksiyonuma. Bir filmde görmüştüm; adam hoşlandığı kızı koleksiyonunu göstermek
amaçlı evine çağırıyordu, belki sende de işe yarar? ! Ve biliyor musun, en çok da güneşle ayı içeri
almama izin vermemesine kızdım. Hayatlarımızı kirletirlermiş. Ben korkmuyorum kirlenmekten,
duyuyor musun beni? Hem ne olurmuş kirlenirsek, sabun getirir evden yıkarım hayatlarımızı bir güzel.
Kuruturum da, üşüyüp de hasta olmazsın böylece. Sadece, hayatlarımızı ipe dizerken yardımına
ihtiyacım olabilir –tabure yetmiyor her zaman-, hem belki de bize gelişinin nedeni bu olur ha?
Hayatlarımızın birbirine karışması?
19. omuriliğimi söküp cebimden çıkardığım mor bir mendile sardım. Dünya buna beklediğim
tepkiyi vermedi. Daha ne yapılabilir bilmiyorum, çaresizliğimi hissediyorum attığım her adımda.
Adım atmayayım diyorum, daha da feci! Saatimin kadranındaki camı kırıp içinde ne varsa yedim
sıkıntıdan; akrep, yelkovan -saatleri bile yedim biliyor musun? Oysa ki severdin sen saatleri.
Soyduğu saat kabukları önünde dağlaşmaya başladığı vakit yanlış giden bir şeyler
olduğunu idrak ediyor insan. Dürtüklenmeden bir iş becermem söz konusu değildir zaten.
Kirpiklerimden atkı örmeye başladım. Güzel olursa şayet, tavus kuşuna karşılık sana
hediye etmeyi düşünüyorum. Gecenin rengi koyulaşıyor gitgide. Işığı bile el yordamıyla
buluyorum artık. İlmek kaçırmam an meselesi!
I-ıh, yeterince beğenmedim.
Vakit geçirmeye çalışıyorum, saçmalamanın sınırlarına dayanmak üzereyim... Gözüme
kibrit kutusu ilişti bir an için, içine girmeyi denedim. Başlangıçta her şey gayet iyiydi ama konuşmaya
çalıştığımda tahmin ettiğim şeyin olduğunu gördüm: ben tastamam sığmıştım ama sesim sığmıyordu
kutuya. Şimdi kocaman bir seçim yapmalıyım.
Ya beni istemeyen bir dünyaya dahil olacak ya da kendi dünyamı yaratacak ve sonsuza kadar
sessiz kalacağım.
Jeaquline
6-7 aralık 2007 köprüsü
Subscribe to:
Post Comments (Atom)

No comments:
Post a Comment